Risale_i_NUR_talebesi's notes (50) 

Please wait...
Sorry, the note you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't post your note right now. Please try again later.
To post a note you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off notes.
Sorry, we can't delete your note right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of notes that can be posted in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to post notes disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish posting your note.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.

To post a note, sign in with your Windows Live ID (it's your Hotmail, Messenger, or MSN account). Sign in


Don't have a Windows Live ID? Sign up

mehmetwrote:

Ey Allah’ım!
Nimetini üzerimizden eksik etme! Nefislerimizi azdırma!
Yolundan ayırma! Tembellikten koru! Sevdiklerini sevdir.
Sevmediklerini nefsimize hoş gösterme!
Nimetini salih kullarına vâd ettiklerinle tamamla.
Ya Rabbi! Ayaklarımızı Senin yolunda sabitle!
Hayırlı, sevdiğin neticelere hem dünyada tez, hem ahirette ulaştır.
Ey Allahım! Bizi ateşten koru.
Ya Rabbi! Yolumuzu aç!
Dualarımızı aziz ve yüce İsmin hürmetine kabul et.
Bildiğimiz bilmediğimiz her türlü tehlike ve kötülüklerden koru.
Bildiğimiz bilmediğimiz her türlü güzellik ve iyiliklere eriştir.
Bizleri muvaffak ve muzaffer eyle.
Ayaklarımızı Senin yolunda sabitle!
Hayırlı, sevdiğin neticelere hem dünyada tez, hem ahirette ulaştır.
Allah bizlere makyajla saklanan sahte yüzleri,
kamufle edilerek süslü kaplarda sunulan zehir içecekleri ayırt etme feraseti,
yeteneği, kabiliyeti versin, idrakimizi güçlendirsin.
Allah (c.c.) hepimizin akibetini hayır eylesin.
Dünyanın süs, ziynet ve geçici güzelliklerinden,
aldatmacalarından sıyrılıp Firdevsi Âlâ Cennetine girmemizi
ve orada Cemâlullah’ı seyretmeyi, sevdiklerimizle beraber nasib etsin.
Allah, yaptığınız ibadetleri ihlasla samimiyetle yapılmış makbul ibadetlerden eylesin.
Lütf-u keremi ve ihsanıyla dünyalık isteklerinizi versin,
kıyamet gününde de azabından koruyup cehenneminden emin olan
kullarının arasına dahil etsin.
Cenneti içinde sevdiklerinizle beraber yüksek derecelere ulaştırsın.
İçimizdeki Allah Aşkı daim olsun
2 days ago
mehmetwrote:
AREFE GÜNÜ ORUÇLA GEÇİRMEYE GAYRET EDELİM

(Arefe günü tutulan oruç, geçmiş ve gelecek yılın günahlarına kefaret olur.) [Müslim]

(Arefe günü oruç tutana, Âdem aleyhisselamdan, Sur’a üfürülünceye kadar yaşamış bütün insanların sayısının

iki katı kadar sevab yazılır.) [R. Nasıhin]



İBLİS’İN BİTTİĞİ AN!

“Peygamber Efendimiz(sas) arefe akşamı ümmetinin affedilmesi için dua etti. Duasına,

‘Muhakkak ki Ben zalimden başkasını mağfiret ettim.’ diye cevap verildi. ‘Zalimden ise mazlumun hakkını alırım.’ buyruldu.

Resul-i Ekrem: ‘Ey Rabb’im, dilersen mazluma cennette mükafatını verir zalime de mağfiret edersin.’ diye dua etti ise de

Arafat’ta bu duasına Allahu Teâlâ’dan kabul gelmedi. Sabah vakti Müzdelife’de aynı duayı tekrarladı.

Bu defa duası kabul edildi. Resulullah memnuniyetinden ve sevincini belli ederek güldü.

Bunun üzerine Ebu Bekir ve Ömer (ra): “Anam babam Size feda olsun, bu saatte siz gülmezdiniz, Sizi güldüren nedir?” diye sordu.

Resulullah (sas): “Allah’ın düşmanı İblis, Allahu Teâlâ’nın duamı kabul ederek ümmetimi affettiğini anlayınca toprağı alıp başına çalmaya

ve “vay sana helak oldun” diye feryada başladı. İşte İblis’in görmüş olduğum bu feryadı beni güldürdü, buyurdu.”



AREFE GÜNÜNÜ HACILARLA BİRLİKTE YAŞAYALIM

Arefe gününe saygılı olmalıyız. O gün hacılar Arafat’ta vakfe yapıp dua ederken mânen onların yanında olduğumuzu hissederek

dualarına iştirak edilmelidir. Böyle bir günde bizi günaha sokabilecek her şeyden uzak kalmak gerekmektedir.

Günümüzde arefe, bayramın bir önceki günü olduğu için dünyalık telaşların en yoğun olduğu bir gün olarak yaşanmaktadır.

Oysa ki Arefe, insana verilen en kıymetli vakitlerden biridir. Bugünler ibadet ve affedilme günleridir.

Hacıların Arafat’ta “Lebbeyk (Buyur Rabb’im)” diyerek dil, ırk, ten ayırımı yapılmaksızın bir araya geldiği mahşer gününü hatırlatan,

kulluğun Allahu Teâlâ’ya dualarla, telbiyelerle arz edildiği en kıymetli zaman dilimidir.

Resulullah (sas) şöyle buyurmuştur: “Duanın faziletlisi, arefe günü yapılanıdır.” (Beyheki) “Allahu Teâlâ, arefe günü kullarına nazar eder.

Zerre kadar imanı olanı affeder.”



CEHENNEMDEN ÂZÂD OLABİLİRİZ

Arife gününü ve gecesini ibadetle geçirmek çok faziletlidir. Arefe gecesini ibadetle geçirenin cehennemden azat olacağı söylenmiştir.

Arefe günü günahlardan uzak kalanın da bağışlanacağı Resulullah (sas) tarafından müjdelenmiştir.

Arefe günü Resulullahın (sas) yanında bulunan bir genç, kadınları düşünüyor ve onlara bakıyordu.

Resulullah (sas) eliyle birkaç defa gencin yüzünü kadınlardan çevirdi. Genç yine onları düşünmeye başladı.

Resulullah (sas), “Kardeşimin oğlu, bugün öyle bir gündür ki, bugünde herkes kulağına, gözüne ve diline sahip olursa günahları bağışlanır.” (Müsned)



TEŞRİK TEKBİRLERİNİ İHMAL ETMEYELİM

“Teşrik” kelime anlamı olarak “eti kurutmak” demektir. Yani hac sırasında kurbanın kesilip de etin güneşte kurutulmaya

başlandığı günler kastedilmektedir. Teşrik tekbirlerine arefe günü; sabah namazından sonra başlanır.

Kurban Bayramı’nın dördüncü gününün ikindi namazına kadar (ikindi namazı da dahil) yirmi üç vakit “farz namazların hemen arkasından” getirilir.

Teşrik tekbiri şu şekildedir: “Allâhû Ekber, Allâhû Ekber, Lâ ilâhe illâ’llâhu vallâhu Ekber, Allâhû Ekber ve li’llâhi’l-Hamd”

Teşrik günlerinde alınan tekbirler vacibtir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de; “Allah’ı sayılı günlerde (teşrik günlerinde) zikrediniz.” buyurulmuştur.

Hanımlar tekbirlerini içlerinden söyler. Cemaatle ya da ferden namaz kılınınca farzdan hemen sonra yerine getirilir.

Teşrik tekbirinin aslı; Hz. İbrahim (as)’den rivayet edilen şu olaydır: Cebrail (as) Allahû Teâla (cc)’nın ihsan buyurduğu kurban ile

Hz. İbrahim (as)’e geldiği zaman; onun oğlu Hz. İsmail (as)’i kurban etme hususunda acele edeceği endişesi ile

“Allahû Ekber, Allahû Ekber” diye nida etmiştir. Hz.İbrahim (as) Cebrail’i görünce “La ilâhe illâ’llahû va’llahû Ekber” diyerek cevap vermiştir.

Hz. İsmail (as) de, kendisine bedel olarak gönderilen kurbanı görünce: “Allahû Ekber ve li’llâhi’l Hamd) diye tesbihte bulunmuştur.

İşte teşrik tekbirleri, bu teslimiyeti ifade eder. Mü’minler “Teşrik Tekbiri” getirirken bu mahiyeti iyi tefekkür etmelidirler.



RABB’İMİZİN DUALARI REDDETMEDİĞİ GECELER

Allahu Teâlâ bazı geceler duaların reddedilmeyeceğini Peygamber Efendimiz’e (sas) bildirmiştir. Rahmet kapılarının açıldığı dört mübarek gece şunlardır:



1- Fıtr (Ramazan) Bayramı gecesi,

2- Kurban Bayramı gecesi,

3- Tevriye gecesi (Zilhicce ayının 8. gecesi),

4- Arefe gecesi (Isfehani).
6 days ago
vefa vefawrote:
--------------------------------------------------------------------------------

Bir Leyla düşlemesidir aşk. Yanmaktır bir gülün kırmızısında, türküler yakmaktır sevgiliye. Gün batımlarında tutulan sevdaları gün doğumlarında aramanın adıdır aşk. Seherlerde bülbülün yanık nağmelerinde gül hasreti çekmektir; güle rengini veren, yüreğini veren bülbül olmaktır aşk.
Ve biz şimdi büyüsü kaybolmuş zamanlarda aşkın peşine düştük. Pazar pazar gezinen Zeliha olduk aşkımıza bir Yusuf bulmak için. Yusuf, esrarını gizleyen ebedi iffetti.

Mecnun’a özendik sevdamızı bir Leyla’ya yüklemek için. Leyla bir ışıktı, ab–ı hayattı aşkı filizlendiren.
Ferhat olup Şirin’ler hatırına gönül kazmasını yamaç yüreklere vurmak istedik. Şirin, gönül aynasında aşkı büyüten bir suretti.
Bitmeyen özlemler büyütüyoruz bağrımızda. Leyla’ya, Şirin’e, Aslı’ya adadığımız yüreklerimiz vardır. Suretten öte aradığımız bir yâr vardır. Yârin adıyla yan yana bilinsin istediğimiz adlarımız vardır.

“Aşk” ile “ilgi duyma”nın karıştırıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Artık güllerimiz Leyla kokmuyor, sevda kokmuyor. Aşkın ilk basamağına dahi çıkamadık. Tutkulara takılıp kaldık. Dergâha gelen delikanlıya şeyhin “Sen git, âşık ol da gel, aşkı bil de gel!” dediği kadar dahi olsa, yüreklerimize işleyemedik aşk nakışını. Gönül toprağına atamadık aşk tohumunu. Nadasa bırakılmış yüreklerimize bir Leyla tohumu düşmedi.

Biz ölümsüz ve günahsız aşklara değil, günübirlik sevdalara takılıp kaldık. Cismaniyetin ağında ateş böceklerini yıldız sayanlar gibi, tutkuları aşk sandık. Talihsiz yanılgılarla yanlış ateşlerde yandı ruhumuz.

Sonu “kaf”la biten, “aşk”ta kalb vardır. Kaf, kalbidir aşkın. Aşkın kalbini çıkarıp aldığınızda geriye “aş” (k) kalır, ceset kalır, madde kalır.
Mecnun’un aşkına özenip de yürüdüğümüz yollar, çöl değil. Oysa aşk, çölde haz verir insana. Kalb, çöl yanmışlığında kanıyorsa aşk vardır. Aşk, yanmışlıkla daha bir lezzet verir aşığa. Susuzluktan çatlayan dudaklardan dökülen Leyla adı, cânân adı, can verir ölür ruhlara. Çölde ceylanların sürmeli gözlerinde Leyla’yı görenler, aşka uyanır seherlerde. Ve aşkın büyüsü örülür seherlerde. Toprak öperken alınlarımızdan, aslında Leyla’dır buseler konduran.
Bizim seherlerimizde ceylanlar yok artık. Biz seherlerimizi uykulara feda ettik, göremiyoruz Leyla bakışlı ceylanları. Üstümüze güneşler doğar oldu. Geceler boyu yıldızlarla söyleşip de onlara elveda diyemedik gün doğumlarında. Biz, ceylanların gözlerini öpemedik, bu gözler Leyla’nın gözlerine benziyor diye. Uykulara feda ettiğimiz seherlere ağlayamadık. Leylasızlığa akmadı göz yaşlarımız.

Biz sevemedik yaratılanı Yaratan’dan ötürü. Yunus mektebinde diz çöküp okuyamadık aşk kitabını.
Oysa, varlığın özünde sevda hamuru vardı. O hamuru besleyen aşkın pişmanlık gözyaşı vardı. Adem ile Havva’dan dökülen. Şimdi ezeli pişmanlıklara değil, günübirlik sancılara akar oldu gözyaşlarımız.

En sevgiliye iltifatlar vardı sevgililer sevgilisinden, “Ben sana âşık olmuşam ey şerif!” hitabının tatlı sıcaklığı vardı. “Levlake...” hitabıyla başlayan bin bir renkte iltifatlar vardı. Âşık ile mâşûkun ezelde yazılı, göklerde yan yana asılı adı vardı.
Aşk medeniyetinin sevda pazarında, gönlümüzü bir Leyla’ya, son Leyla’ya, en Leyla’ya sunmanın hesabındayız. Yere göğe sığmayan Sevgililer Sevgilisini gönül Kâbe’sinde misafir etmenin telaşındayız. Misafirlikler bir olmak içindir, tek olmak içindir.Tıpkı kapısına gelen âşıkına seslenen sevgilinin tek olma hayali gibi.
“Kimsin?” diye seslenir kapısını çalana. Aşka tutulan âşık “benim” der. Ve tekrar seslenir sevgili. “Burada iki kişiye yer yok. Gönlüm teki arzular.” Tekrar kapının tokmağına dokunan ve ısrarından vazgeçmeyen âşık, benlik libasından sıyrılır. “Sen’im” der. Vahdete adım atar, bırakır ikiliği, küfrü bırakır, çokluğu bırakır. Sevdiğinde fânî olur. Aşkın bekâsını bulur.

Ebedî aşkı arzulayanlar, sevdiğinde fânî olup ölümsüzlüğe kucak açanlardır.

Ve sevenlerin dilinde sevilenlerin adı bayraklaşır. Dillerde hep Leyla kitabı okunur. Kulağa gelen her nağmede Leyla, esen her rüzgârda Leyla... Buram buram hep Leyla... Kuşların ötüşünde, güllerin kan kırmızı kıvrımlarında, göğün mavisinde, ağacın yeşilinde hep Leyla vardır. Yağmur damlaları vuslata koşar, düşer toprağa. Toprak, Leyla’sıdır yağmurun; toprağın Leyla’sı yağmur...
Mecnun’a adını sorarlar, Leyla der. Geldiği yeri sorarlar, gideceği yeri sorarlar yine Leyla, hep Leyla der. Hep aşk...

Gönlünü Leyla’ya kaptırmışların şafaklarında, güneşin ışıldayan çehresinde gamzeli tebessümler saklıdır. Dağların doruklarında hiç kaybolmayan beyazlıklar, Leyla’nın yüreğe serinlikler bahşeden sevdasıdır. Aşk, kar beyazı vefalar saklar bağrında.

Yüreğine yasak koyanlar, vefalara bezenmiş aşklarında ölümsüzlüğün kapılarını aralar. Gecenin mavi karanlığında yıldızlardan taç yapan âşıklar. Leyla durağında sevda yağmurlarıyla ıslanırlar.
“Cennet gözlüm” dediğimiz ve yarım kalmış yanımızı tamamlayan sevgiliyi alıp da yanımıza...
“Sen ey cenneti müjdeleyen Sevgili, Sevgilim!” deyip düşüp de peşine, tutunup da eteğine aradık mı hiç gecenin ve gündüzün Leylasını? Sevdanın ve Leyla’nın aşkına kaç gün doğumlarını sancıyla yaşadık? Gün batımlarında kaybettiğimiz Leyla’yı bir gülün kırmızısında bir bülbülün feryadında aradık mı hiç? Leyla’dan başkasını görmez oldu mu gözlerimiz?

Yanıklığıyla ve ceylanlarıyla kendisini aşka çağıran çöldedir Mecnun. Dolaşır bir baştan bir başa. Yüreğinden aşka ırmaklar akar çöl kumlarında. Gönlünü avutur. Dolaştığı günlerden bir gün... Fark edemez namaz kılan bir dervişin önünden geçtiğini. Leyla’dan başkasını görmeye yasaklı gözleriyle göremez, namaz kılan dervişi. Namaz biter. Kırk yıllık bekleyiş yükünü bilen derviş kızar Mecnun’a. Özür kuşanmış kelimelerin ardından, paslı vicdanlara bir hançer gibi, saplanan sözler dökülür Leyla kitabı okuyan dudaklardan. “Kusura bakma derviş baba, ben Leyla’nın aşkından seni göremedim. Ya sen, huzurunda bulunduğun Mevla’nın aşkından beni nasıl gördün?”
Aşk yanılgısıyla avunan yürekler sıtmaya tutulur. Yeni bir sevdanın, ezelî ve ebedî Leyla’nın eşiğinde aşka uyanır canlar, Leyla’ya uyanır. Vuslat kokan düşler Leyla’ya uzanır.

Osman ALAGÖZ
Nov. 21
vefa vefawrote:
Belki Sen şu Anda çok Dertlisin..

Belki Artık Yeter Diyorsun...

Belki Kendinden Geçmişsin...

Belkide Ağlıyorsun...

Belki Bu Musibetlerin Sonunda

Eline Bir şey Geçip Geçmeyeceğini Düşünmektesin...



Duy!!! Rabbin Sana Söylüyor..

Sabredenlere Felaketlere Karşı

Dişlerini Sıkıp Göğüs Gerenlere

Mükafatları Hesapsız ödnecektir..



Belki De Onca Insanın Arasında

Neden Senin Seçildiğini Soruyorsun...

Oysa Rabbinin Seçtikleri Kıymetlilerdir...



"içinizden Mücahidlerle Sabredenleri Orataya çıkıncaya

Kadar Elbette Sizi Deneyeceğiz"

Hayat Bir Imtihan Değil Mi ?

Her Soru Ebedi Hayatında Yer Alan Bir Tuğla...



Nefes Alıp Verdiğin Her An Yeni Bir Soruya Gebe...

Onlar Olmasaydı Sonsuzluk Yurdunda

Sana Ait Hiçbirşey Olmayacaktı...



Derdin Yoksa üzül Asıl!

Dertliysen Bil Ki...

O Seni Seviyor....

Bak ! Svdiğin Ne Diyor ?

"Allah Hayrını Dilediği Kişiyi Sıkıntıya Sokar!"



Belki Sen Ashab-uhdud Kadar Acı çekmedin...

Hani Kralları Onları Iman Ettikleri Için

Ateş Dolu Hendeklere Atmıştı Ya...

Belki Sen Ebu Zer (r.a) Kadar Acı çekmedin...

Amcası Inandığı Için Onu Hasıra Sarıp Yakmıştı Ya...



Belki Sen Vahşi Kadar Acı çekmedin...

Sevgilisi Ona "bana Görünme!" Demiştiya...

Belki Sen Yakup (a.s) Kadar Acı çekmedin...

Yusuf'u (a.s) Elinden Alınmıştı Ya...

Belki Sen Hatice(r. Anha) Kadar Acı çekmedin...

Muhammed (s.a.s) Yurdundan Kovulmuştuya....

Unutma! Rabbin Kimseye Dayanabileceğinden Fazlasını Yüklemez...



Belki Kalbindir Acıyan... Belki Bedenin...

Bekki De Ruhundur Kıvranan....

Belki Yokluktur Seni Saran....

Belkide Bin Bir Türlü Muamma...

Her Ne Durumda Olursan Ol

Diline Yakışır Bu Dua...



La Ilahe Ente Subhaneke Inni Küntü Minezzalimin...



Senden Başka Ilah Yoktur!

Sen Bütün Noksanlıklardan Münezzehsin...

şüphesiz Ben Nefise Zulmedenlerden Oldum

alıntı
Nov. 18
vefa vefawrote:
düşünmek en büyük armağanı insanın ve düşünmek en düyük çilesi...bazen ağlayabilmektir nimet bazen ağlamamak ...bilmem anlatabilmek mi daha iyi ağlatabilmek mi ?ağlayan mı anlr anlayan mı ağlar? gözyaşı mı değerli alınteri mi ?günahı işleyen mi kederli ,izleyen mi? en acı olan umursamazlığı mı insanın çaresizliği mi susanın ?konuş ne olur kalbim baki mi şu beden ?sevgi kimin için, gözyaşı kime? ayrılık bu dünyada mı zor? ya ahirette?... alıntı-dua ile
Nov. 15
MAVİ GÖLwrote:
Bir bakış…bir gülümseme…bir randevu…ve bir buluşma…

Bir gençin e-maille başından geçenleri yazdıklari.

Diyor ki: ‘’Birgün bir kafede oturuyordum.Birden kafeye daha önce gözümün görmediği güzellikte bir kadın girdi.

Hayatımda onun gibisini görmedim…Ona bakıyordum oda bana bakıyordu… gözler konuşuyordu….

Bir bakış…bir gülümseme…bir randevu…ve bir buluşma…

Kafeden çıkarken onu takip ettiğimi biliyordu,beni çağırdı ve telefon numarasını verdi.

Genç diyor ki: ‘’O gece benim en mutlu gecemdi’’(…En mutlu gece…Beğendiği kız ona numarasını verdi!!!)

Günler geçti…onunla telefonda konuşuyordum…bir kere..iki kere…üç kere ve daha fazla…ama maalesef onun yaşça benden daha büyük olduğunu fark ettim…

Ama güzelliği yaşını kapatıyordu… (Şeyh Nebil ‘’İnsan severse…tamamdır…kusur yoktur) onunla saatlerce konuşmaya başladım…

Zengin olduğunu fark ettim…malları vardı….ve boşanmış bir kadın olduğunu öğrendim… (Çok kolay… kolay ulaşılabilecek bir kadın….her seferinde daha basit bir şey keşfediyordu…ve sonunda ona tutuldu…) genç devam ediyor: ‘’Bir keresinde benim ticarette ona yardımcı olmamı istedi… tamam dedim…

Şu ülkeye git ve bana malları getir…Ama şu adrese git oraya gittiğinde insanlar sana ne yapman gerektiğini anlatacaklar…dedi….çok sevindim…Başka bir ülkeye gidiyordum…hayallerim gerçekleşiyordu….belirlenen otele gittiğimde bir kişi kapıyı çaldı kapıyı ….açtım ki o!!!bu o kızdı!!!

Genci kandırmıştı…mesele ticaret veya başka bir şey değil haramın ta kendisiydi…

Allah buyuruyor ki: ‘’Ey iman edenler!Şeytanın adımlarına uymayın.’’

Şeytanın adımları…..Genç diyor ki…haramı ilk defa işledim…sonra bir kere…sonra bir daha…. ‘’ Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir hayasızlıktır ve çok kötü bir yoldur’’ İsra 12 ….bütün kalbim bu kızla doluydu…

Aylar geçti ve ben bu hal üzereyim….birgün erkek kardeşimle birlikte arabada gidiyorduk…araba ters dönüp üzerimize devrildi…Bana bir şey olmadı ama kardeşimin durumu kötüydü…ambulans çağırıp hastaneye götürdük….

Şimdi bütün kaygım kardeşim olmuştu,kardeşim gözlerimin önünde ölebilirdi…doktor acil kısmından çıktığında hemen acil kan lazım bekleyemeyiz dedi..sen kimsin? diye sordu…kardeşiyim dedim…kan grubumu sordu söyledim…

Kardeşin ölmeden önce çabuk ona kan ver dedi…kan alımından önce kan tahlili yaptılar…Doktor geldi senin kanının nakledilmesine izin veremeyiz dedi…

Niye? Kardeşim ölmek üzere dedim….sonra ….sonraaaa konuşuruz başka kan istiyoruz dedi…şaşırdım…

Başka bir kan buldular ve kardeşimi kurtardılar…Kardeşim ölümden kurtuldu…Daha sonra doktora gittim…’’Neden kanımı kabul etmediniz?’’ diye sordum:’’ Sen hastasın ‘’dedi.

‘’Nasıl yani ‘’dedim....Senin kanın aids virüsüyle kirlenmiş…sen aidslisin dedi… .(Yani İdam!!!! İdam değil!!!İdam daha merhametlidir.Filmleri,sinemaları,dizileri takip edenler!!!Siz bir aidslinin nasıl öldüğünü anlatan bir film izlediniz mi? HAYIR!!!Çünkü onlar biliyorlar ki bir aidslinin ölümüne kadar geçirdiği merhaleleri gösterseler şehvetlerine uyanların yarısı bu yoldan döner…ama insanları korkutmak istemiyorlar…insanlara bir aidslinin cüz’i bir delilik merhalesi geçirdiğini söylemiyorlar…deli oluyor,kendine geliyor ,düzeliyor sonra yine deliriyor yine kendine geliyor…Öyle bir baş ağrısına tutuluyor ki dünyadaki hiçbir ağrı kesici bu baş ağrısına fayda etmiyor.Öyle bir dereceye ulaşıyor ki sanki canı çıkıyor,derileri kesiliyor….ilk önce cüz’i sonra tamamen felç oluyor…sonra deliriyor…her şeyi yapıyor…bu hali aylarca devam ediyor ve en sonunda Allah azze ve celle canını alıyor.Ne ölüyor!Ne yaşıyor!İşte bu aids hastası!!!!)

Genç devam ediyor: ‘’Onu(kadını) aradım.Üzgündüm ve korkuyordum…Biliyor musun ben hastayım dedim…Ne hastası dedi..

Ben Aids hastasıyım dedim.Kahkaha attı!!!!Neden gülüyorsun dedim…Sen’’ KURBANLARIMDAN BİRİSİN!!!!!’’ dedi….

-Nasıl yani????

-Sadece sen değilsin!!!Seneler önce bana bir genç aids virüsü bulaştırdı ve sonra… karşılaştığım her gence bu hastalığı bulaştırmaya ahd ettim…

‘’ Ve onlar ki, iffetlerini korurlar; Ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu hariç. (Bunlarla ilişkilerden dolayı) kınanmış değillerdir.’’Mu’minun Suresi 4*5’’

Nov. 1
mehmetwrote:



--------------------------------------------------------------------------------



Önemli uyarılar..

(Haklı olarak zaman zaman kendimize hatırlatmamız gerek sanırım:)



1- Aklını kullan.



2- İyice tanımadan hiçbir insana bağlanma.



3- Bitmemiş ilişkilerin üzerine ilişki kurma. Acı çeken sen olursun.



4- İyice soruşturup diğer insanların da haklı olabileceğini düşün.



5- Seni takmayanı sen hiç takma, konuşmayanla asla konuşma.



6- Güvenmediğin biriyle iş kurma.



7- Yalanını yakaladığın kişinin düzelebileceğini düşünme.



8- İnsanlara doğru değer ver, hak etmeyenleri sil.



9- Kimseye yalvarma.



10- Asla dönüp de arkana bakma.



11- Sır tutmasını bil.



12- Dostlarının yeni tanıdığın birinden daha önemli olduğunu unutma. Onları asla yeni tanıdığın biri için satma.



13- Hak ettiğin sevgiyi alamadın mı kendini üzme, sorun sen değilsin.



14- Kimsenin lafıyla dolduruşa gelme, ama aklının bir köşesinde de tut.



15- Kafanda bitirdikten sonra iki çift tatlı söz, iki damla göz yaşı için asla yumuşama.



16- Seni sevenlerle kullananları iyi ayırt et.



17- Seni dinleyip anlama niyeti olmayanlarla tartışma.



18- Emrivaki oluşturulan dostlukları kabul etme.



19- Eğer verdiğin sır o kişide kalmıyorsa ikinci bir sır verme.



20- Dostun olacak insanları bazı kriterlere göre belirle.



21- Kendini öven insanlardan kaç.



22- Karşındakinin doğruyu söylediğini varsayma.



23- Kendine saygını yitirmene neden olacak hiçbir şey yapma.



24- Sorunun olduğunda insanlar zaman ayırıp seni dinliyorlarsa onların öğütlerini göz ardı etme.



25- Göz göre göre su birikintilerine taş atma, mutlaka üstüne sıçrar.



26- Kendinin herkesten daha önemli olduğunu unutma.



27- Sen istemediğin sürece Allah’u-teala dışında kimsenin seni üzemeyeceğini ve sevindirmeyeceğini aklından çıkarma.



28- Göz yaşlarının değerini bil. Onları hak etmeyenler için harcama.



29- Sana bahşedilen zekâyı kullanmayarak Allah’u-tealaya isyan etme, Zekanı ve aklını kullanarak hayırlı bir kul ol.



30- Senin zekâna inanan insanları hayal kırıklığına uğratma.



31- Kendini sev.



32- Alkol alan kişi ve kontrolünü yitirenlerle asla tartışma.



33- Dışarıdaki güneşe bakıp gülümse ve önünde koskocaman bir gelecek olduğunu unutma.



34- Dostluğunla yetinmeyenler için hiçbir fedakârlık yapma .



35- İnsanları kaybediyorsun diye ağlayıp sızlama, ama kazandığın insanların değerini bil.



36- Kimseye taşıyabileceğinden fazla değer verip bununla övünmesine fırsat verme.



37- Güvenmediğin kimseye aleyhine kullanılabilecek hiçbir koz verme.



39- İstediğini almak için asla duygu sömürüsü yapma.



40- Sana duyulan sevgiyi ve güveni istismar etme.



Çok az şey ilk gördüğünüz anki kadar önemlidir..



Selam, sevgi, saygı ve dua ile, Allah’u-tealaya Emanet olasın
Oct. 18
mehmetwrote:



“Kur’an’ın gölgesi altında yaşamak nimettir.”
“Kur’an’ın gölgesinde” kainat satırlara dökülmüş Kur’an’dır. Dağlar kıyama…

hayvanlar rükua… sürüngenler secdeye…

kuşlar kıraate durur…

İnsan, varlığın önünde, varlığı temsilen varlığın rabbine varlığın bağlılığını bildirir…

Varlık bir bütün olarak insanın arkasında saf tutmuş

kulluk bildirimindedir Kur’an’ın gölgesinde…

“Kur’an’ın gölgesinde yaşamak nimettir. Sadece onu tadanın bilebileceği bir nimet…”
Sept. 18
GÖZYAŞIMDA SAKLISIN

Gözyaşımda saklısın ağlayamam ben
Düşeceksin sanırım kirpiklerimden…”
Hatırladınız mı şarkıyı?
Gözyaşında nelerin saklı olduğunu, hangi hüznün ve elemin, hangi gamın ve kederin, hangi sevincin ve neşenin, hangi sevginin ve sevgililerin ve kimlerin saklı olduğunu anlatan, söyleyen ve “hüngür hüngür” haykıran bu güzel şarkıyı hatırladınız mı?
“Gözyaşımda saklısın ağlayamam ben…”
Sizin gözyaşlarınızda neler saklı?
Kime ve kimlere mesken yaptınız gözyaşlarınızı?
O güzelim buğulu gözleriniz kime ve kimlere “yataklık” ediyorlar?
Sahi, nedir gözyaşı? Sığınak mı, barınak mı?
Acı mıdır gözyaşı, sevinç mi?
Ve,
Nedir ağlamak?
Neden ağlar insanlar, neden akıtırlar gözyaşlarını?
Ve neden ağlamazlar?
Neden ve niçin saklarlar gözyaşlarını?
Neden ve niçin “iç”lerine akıtırlar “terkîbinde” nelerin saklı olduğu meçhul olan,
kaynağı belirsiz o iki damla ıslaklığı?
“Gözyaşı Medeniyeti”nin mensupları neden ağlamazlar?
Ağlamak bir “küçüklük” tezahürü müdür?
Medeniyetinin hamurunun gözyaşı ile yoğrulduğu söylenen bir toplumda ağlamamakta neyin nesi oluyor?
Nereden çıktı bu “kadın gibi ağlama” lafları?
O zaman siz “erkek” gibi ağlayınız…
Yok hayır, “adam” ve “insan” gibi ağlayınız…
Ağlamak…
Nereden ve niçin geldiği belli olmayan iki damla sıvının “göz pınarları”ndan süzülerek, gözün “koruyucu melekleri” olan kirpiklerde bir yarım tur attıktan sonra, yavaş yavaş, kimseyi incitmeden, sadece kendi sahibinin “gönül telini” samimi bir şekilde titreterek, kendine has “eda”sı ile birlikte, yılların izini taşıyan “yüz” ün o kıvrımlarından süzülerek, bazen elin tersiyle silinerek, bazen de çene kenarlarından kayarak toprakla buluşma “eyleminin” adı…
“Göz Pınarları.” Bu harika tamlamayı mensuplarına hediye eden medeniyetin çocukları,
niçin ağla mıyorsunuz?
Yoksa, gözlerde bir “pınar” olduğunu, o “pınar”ın “gözyaşı” ile dolu olduğunu, zaman zaman boşaltılmazsa sahibini rahatsız edeceğini, “musluk”larını ne kadar sıkı sıkıya kapatsanız da “o”nun mutlaka kendine bir “yol” bulacağını, sizin “o”na yol vermemeniz halinde “o”nun kendi güzergâhını kendisinin çizeceğini ve “o” parlaksı, efsunlu, sahibine ayrı bir “güzellik” katan güzelim sıvının “içinize” doğru akacağını ve nihayet sizin ağlamamanız halinde, “dışı”nızın ağlamaması halinde “içiniz”in ağlayacağını bilmiyor musunuz?
“İçin için ağlamak” tabirini hiç duymadınız mı?
Öyleyse neden ve niçin “dışın dışın” ağla mıyorsunuz?
Ağlayın…
aşkına ağlayın…


Bazen sessizce, bazen hıçkırarak, bazen de bağırarak ağlayın…
İçinizin ağlamaması için dışınızı ağlatın…
Akıtın gözyaşlarınızı göz pınarlarınızdan…
Açın ellerinizi semaya, bükün boynunuzu, isteyin affınızı Yaratıcıdan ve ağlayın ki göreceksiniz meleklerinde sizin o ağlama “seansına” iştirak ettiğini…
Günahlarınızın affı için ağlayın, mazlumların “âh”ını almamak için, kaprisleriniz için, gelmeyecek olan gençliğiniz ve gelmesi mukadder olan ihtiyarlığınız için, kendiniz için, ana-babanız için,çoluk-çocuğunuz için, benim için ve samimi dualarınızın kabul olunması için ağlayın…
Elinizden “ağlamaktan başka bir iş” gelse de ağlayın “gelmese” de zira ki ağlamak başlı başına bir “iş” tir…
Peki siz gözyaşının terkîbinde nelerin olduğunu biliyor musunuz?
Ağlama “işi” nin hangi hastalıklara “şifa” hangi dertlere “deva” olduğunun farkında mısınız?


Gözyaşının “renk körlüğü”ne iyi geldiğini bilir misiniz?
Hani herşeyi “siyah ve beyaz” gören, arada kalan bütün renkleri “yok” sayan, görmeyen, grînin, yeşilin, mavinin, eflatunun ve diğerlerinin farkında olmayan “renk körü” gözleriniz var ya, işte onlara iyi geldiğinin farkında mısınız?
Gözyaşının gözdeki “perdelere” iyi geldiğini bilir misiniz?
Hani o herşeyi “flû” gören, bir türlü net göremeyen, görmek istemeyen, al ve yeşil “lens” li gözleriniz var ya, işte onlardaki “bir türlü görmek istememe” hastalığına iyi geldiğini bilir misiniz?
Göremediğiniz zaman bilemeyeceğinizin, bilemediğiniz zaman ilgilenemeyeceğinizin, ilgilenemediğiniz zaman da ne ocakların söndüğünün, ne yuvaların yıkıldığının farkındasınız değil mi?
Gözyaşının kulaklara faydalı olduğunu, “duymama/duymak istememe” hastalığına iyi geldiğini bilir misiniz?
Hani o bir türlü kimseyi duymayan, uzakları geçtik yakınındaki “âh”ları ve feryâd-u figânları işitmeyen kulaklarınız var ya, işte onlara en kaliteli “işitme cihazı” etkisi yaptığının farkında mısınız?


Gözyaşının burnunuza faydası olduğunu bilir misiniz?
Hani o “iyi” olan şeylerin kokusunu bile unutan, akşamleyin komşusundaki pişen yada pişmeyen çorbanın kokusu ile ilgilenmeyen, hep sunî kokulara alıştığı için gerçek kokuları bir türlü alamayan, yahu “gül” ün kokusunu bile unutan burnunuz var ya, işte ona da iyi geldiğinin farkında mıısınız?
Gözyaşının dilinize iyi geldiğini bilir misiniz?
Hani o tatmış olduğu bütün nîmetlerin asıl sahibini unutan, unuttuğu için şükretmeyen, hep yanlışın sesini çıkaran, bir türlü doğru sesi çıkartmayı beceremeyen, şükrü unuttuğu gibi zikri de unutan, malayâni şeylerle iştigâl eder hale gelen ve sahibine yani size “ölmüş kardeşinizin etini” yediren dilinize iyi geldiğinin farkında mısınız?


Gözyaşının ellere iyi geldiğini bilir misiniz?
Hani o semaya açılmayı unutan, “yetimin başını okşama” hasletini kaybeden, hep “alan el” olmaya alışmış, bir türlü “veren el” olmayı beceremeyen/istemeyen, günahlarınızdan dolayı nasırlaşan ve kullandığınız “yan sanayi” kremlerin bile “görünmeyen” nasırlarızı örtemediği ellerinize iyi geldiğinin farkında mısınız?
Gözyaşının ayaklara iyi geldiğini bilir misiniz?
Hani o mescidin yolunu unutan, bar ve pavyon gezmelerini “ezbere” bilen, dost gezmelerine ve hasta ziyaretlerine çağıranlara “bırakın bu ayakları” diyen ayaklarınıza iyi geldiğinin farkında mısınız?


Gözyaşının beyninize iyi geldiğini bilir misiniz?
Hani o varoluş sebebi olan ve sizi hayvandan ayıran “düşünme” melekesini kaybeden, dumûra uğrayan, düşünemediği için işleyemeyen, işleyemediği için pas tutan ve sorgulama yeteneğini kaybeden, o yüzdendir ki “gelene ağam- gidene paşam” diyen beyninize iyi geldiğinin farkında mısınız?
Gözyaşının damar sertliğine, migrene, hazımsızlığa ve özellikle çağın illeti olan strese; her nevî sosyolojik ve psikolojik ve fizyolojik hastalıklara “şifa” olduğunun farkında mısınız?

Ve,
Gözyaşının kalbinize iyi geldiğinin farkında mısınız?
Bütün kirli çamaşırlarınızı temizleyen ve hatta onları “beyaz ötesi” hale getiren temizlik maddelerinin temizleyemeyeceği kalbinizi temizleyen, sertleşmiş kalbinizi en kaliteli yumuşatıcının dahî yapamayacağı şekilde yumuşatabilen bir “GÖZYAŞINA” sahip olduğunuzun farkında mısınız?
O gözyaşının size bir “insaf”, bir “vicdan”, bir “yürek”, bir “feraset” ve bir “GÖNÜL” olarak geri döneceğini biliyor musunuz?


Ağlayın, hemen ağlayın ve akıtın gözyaşlarınızı toprağa…
Yoğurun gözyaşlarınızla toprağı ve sulayın…
Gözyaşlarınızla yoğrulan ve sulanan toprak filizlensin, o filizleri de sulayın…
Ve o filizlerden “gül” fidanları derilsin, rengârenk “gül” fidanları…Her taraf “güllük-gülistan”lık olsun gözyaşlarınızla…
Ve “gül” insanlar yetişsinler o gülistanda, işi-gücü “gül” olsun onların, “gül alsınlar gül satsınlar, gülden terazi kursunlar, gülü gül ile tartsınlar…”
Ve,
Hemen ağlayın! Aynı zamanda bir “gözyaşı” Peygamberi olan son Nebî’nin “gül” kokan, “gül” pınarlarından “gülyaşı” olarak sizin için dökülen o mübarek “gözyaşları”nın hürmetine, hemen ağlayın…
Ve,
Asla, asla “timsah gözyaşları” olmasın “göz pınarlarınız”dan gelen gözyaşlarınız…
Ve,
Ağlayınız, bazen “için için”, bazen “dışın dışın”, bazen “sessiz sessiz”, bazen “hıçkıra hıçkıra”, bazen “hüngür hüngür”, bazen de “bağıra çağıra”, ama yeter ki ağlayınız…
“Ağlamaktan başka elinizden bir iş” gelse de ağlayınız gelmese de…
Zira ki ağlamak “BAŞLI BAŞINA BİR İŞ” dir, hemi de çok ama çok önemli bir iş…
Kendisine “husûsî” zaman ayrılması gereken önemli bir iş…
Hadi bakalım, şimdi “ağlama molası” veriyoruz…
VE
(c.c.) “göz pınarlarınızı” kurutmasın
Sept. 13
mehmetwrote:
Allahumme barik lena fi recebe ve sa'ban ve belligna ramadan"
"Allahim! Receb'i ve Sâban'ı hakkimizda hayirli ve mubarek kil, bizi Ramazan'a ulastir.
Selamun Aleykum,
Bugun gunluk maili hazirlarken tarafima gonderilen bir mail dikkatimi cekti. O kadar guzeldi ki, sizinle paylasmak istedim.
Maili gonderen Bayram Bey'e tesekkurler.
Cumaniz Mubarek Olsun.


هل تحب أمك ..؟؟
Anneni seviyor musun?

كيف تعامل الأم
Annene nasıl davranıyorsun?


إذا أنت تحب أمك.. أقرأها
Anneni seviyorsan bu yazıyı okumaya devam et...



ما الأجمل من هذا كله... ؟؟
Bir insan için bundan daha güzel ne olabilir:
من الجميل أن يكون لديك مرسيدس جديدة ومن الرائع أن تكون لديك فيلا
عظيمة وزوجة جميلة وأموال لا حصر لها ولكن
الأجمل من هذه كله أن يكون لديك أم
Yeni bir Mersedes arabaya, süper bir villaya, güzel bir eşe sahib olmak. Fakat bunlardan daha güzeli insanın annesinin yanında olması ve onu her sabah öperek " Allah senden razı olsun anne" demesidir...



تقبلها كل صباح فتقول : الله يرضى عليك ياولدي ..
يخجل الكثير من الأبناء من أمهاتهم ويحسون
بالخزي وهم يمشون معها أو يأخذونها إلى
مكان ما وعلى العكس تماما تفتخر الأم عندما
يأخذها ولدها إلى السوق أو إلى بيت أحد
الأقارب ..... فعلا ما أروع الأمهات وما أقسى
الأبناء
...
Çocukların bir çoğu anneleri ile beraber olmaktan sıkılır ve onlarla beraber yürümekten çarşı ve pazara gitmekten utanırlar. Aksine anneler çocuklarını çarşıya götürdüklerinde yahut akrabalarından birinin evine götürdüklerinde onlarla iftihar ederler... Hakikaten ne güzel anneler ve ne katı oğullar...



قبل أن تزوج إبنتك لأحد الشباب المتقدمين
لطلب يدها لا تسأل عن أخلاقه ودينه وأصله
وماله ووظيفته فقط .. بل لا تنسى سؤالا مهما
هو : كيف يعامل الولد أمه وأبوه ؟ !
Evlenmek için kızını isteyen birinin ahlakını, dindarlığını, aslını, malını mülkünü ve işini sormadan önce anne ve babasına karşı davranışlarını sor!



كل واحد يفكر في إرسال هدية لزوجته أو
لصديق عزيز الله يخلي المصلحة!!! ولكن هل يفكر
أحدنا بمفاجأة أمه بهدية ؟

Herkes eşine ve arkadaşına hediye göndermek ister, fakat Allah ıslah etsin hangimiz annesine hediye göndererek süpriz yapmayı düşünür...



ربما لا تعرف حجم الحب الذي يكنه قلب
أمك لك ولكن عندما تتزوج وتنجب الأبناء
ستعرف مقدار الحب الذي يكنه الآباء لأبنائهم
وإذا لم تحس بعد ذلك بمقدار الحب الذي أحدثك عنه الآن
فتأكد يا عزيزي بأن قلبك هو مجرد صخرة صماء !
Belki annenin senin için kalbinde taşıdığı sevginin büyüklüğünü bilemezsin. Ancak evlenip çocuk sahibi olduktan sonra annelerin çocukları için taşıdıkları sevginin büyüklüğünü anlarsın! Şimdi anlattıklarımdan sonra annenin senin için kalbinde taşıdığı sevginin büyüklüğünü hissetmiyorsan senin kalbinin çorak bir araziden farksız olduğunu kabul etmelisin...



في الحقيقة هذه أم ولقد ماتت بين يدي ولدها
Gerçekte bu anne oğlunun elleri arasında can verdi

ولكــــــــن لحظــــــــــــة
كما ترون لم ولن ينسيها شيء حتى عند الاحتضار أن تمسح تلك الدمعة على خد حبيبها
Fakat bir dakika! Gördüğünüz gibi ölüm anında bir şeyi unutmadı: oğlunun yanaklarındaki göz yaşlarını silmeyi...

لتسطر على وجه التاريخ قصة حب حقيقية ولو بيدها قبل أن تبتلعتها الارض ولم يرها ولدها
في ذلك الموقف
Ve toprağa girmezden önce hakiki sevginin hikayesini tarihin satırlarına kaydetmeyi...

رفعت كفها وكأنها تقول أنت المهم...
ابني من سيرعاك ويهتم بك؟ من سيستمع لهمومك هذه الليلة؟ من سيطبخ لك ماتحب وتشترط فيه أين ستغسل ملابسك؟
İşte bu durakta avuçlarını kaldırdı ve sanki şöyle diyordu "Sen önemlisin ey oğlum, seni kim koruyacak sana kim yardım edecek? Bu gece senin kederlerini kim duyacak, senin sevdiğin şeyleri sana kim pişirecek, elbiselerini nerede yıkayacaksın?

وداعـــــــــــــــــا يازينة الحياة وداعا ....
كل شيء يعوض في هذه الدنيا، زوجتك
ستطلقها وتتزوج من هي أفضل منها ، أبناؤك ستنجب غيرهم
أموالك ستجمع غيرها
ولكن أمك
Elveda ey hayatımın süsü elveda! Bu dünyada herşeyin bir çaresi vardır: eşin; boşarsın ve daha güzeli ile evlenebilirsin. Çocukların; onlardan başkasını dünyaya getirebilirsin. Malların; onlardan daha iyisini elde edebilirsin ... Fakat annen... O, gittiği zaman geri dönmeyen tek şeydir.

هي الشيء الوحيد الذي إذا ذهب لا يعود أبدا !!



بعض الأبناء يعتقدون أن الأم مجرد خادمة
تطبخ وتنظف وتوقظ في الصباح
ولكن الفرق الوحيد بينها وبين الخادمة
هو أن الخادمة تأخذ راتبا
والأم تعمل ليلا ونهارا وببــــلاش
Bazı çocuklar annelerinin sadece birer hizmetçi olduğunu zannediyorlar: pişiririr, temizler, sabahleyin uyandırır. Fakat hizmetçi ile anne arasındaki en önemli fark hizmetçi ücretini alır anne ise gece gündüz ücretsiz çalışır...


بعض الأبناء
لم يعرفوا قيمة أمهاتهم بعد
كما أنهم لن يعرفوا إلا عندما تأتي زوجة
الأب أو تنتقل روح أمهم إلى عنان السماء

Bazı çocuklar annelerinin kıymetlerini asla bilemezler ta ki üvey anne gelinceye ya da annelerinin ruhları bulutların üzerine çıkıncaya kadar.

كم واحد منا يقبل يد أمه
كم واحد منا يقبل رأسها
كم واحد منا يكلمها باحترام وأدب
لو نظر كل واحد منا إلى أسلوب تعامله مع أمه
لوجد نفسه عاقا وجاحدا ومجرما
كم هو حقير هذا الإنسان !
İçimizden kaç kişi annesinin elini öpüyor, kaç kişi annesinin başını öpüyor ve yine içimizden kaç kişi annesi ile hürmet ve edeple konuşuyor. Herhangi birimiz annesine karşı nasıl davrandığına dikkatle baksa kendisini hayırsız, vefasız ve suçlu bulur.
İnsan ne kadar aciz bir varlıktır...




يشهد التاريخ
أن كل من عق أمه
لم يرى الخير والسعادة في حياته
كما يشهد التاريخ
أن كل من أساء إلى أمه أساء إليه أبناؤه بالمثل أو زيادة
Şu tarihi bir gerçektir ki kim annesine isyan etmişse hayatı boyunca hayır ve mutluluk görmemiştir. Ve yine tarihi bir gerçek olarak annesine kötü davrananaların, çocuklarının da onlara aynı şekilde ya da daha kötü davrandıklarını biliyoruz.



والعكس صحيــــــــــــــح
Gördüğünüz gibi böyle oğullar da var...







بعد أن قرأت هذه الكلمات لن تأثم على إهمالها بإذن الله
فإن شئت أرسلها فتؤجر أو أمسكها فتحرم
Bu yazıyı okuduktan sonra başkalarına göndermemezlik etmeyeceğinizi umarım...






قال رسول الله صلى الله عليه وآله الاطهار:
{من دعا إلى هدىً، كان له من الأجر مثل أجور
من تبعه لا ينقص ذلك من أجورهم شيئاً،
ومن دعا إلى ضلالةٍ، كان عليه من الإثم مثل آثام من تبعه لا ينقص من آثامهم
شيئاً ! }
Peygamber efendimiz buyuruyor ki; kim hayra delalet ederse o hayrı işleyenlerin kazandığı sevabı kazanır. Kim de şerre delalet ederse o şerri işleyenlerin kazandığı günahı kazanır.



اللهم أغفر و ارحم لأم قارئها و ناشرها
Allahım bu yazıyı okuyan ve başkalarına gönderenlerin annelerini afv ve mağfiret eyle...
Sept. 13


HZ. HÜSEYİN'DEN HİKMET DOLU SÖZLER
Hiç şüphesiz din büyüklerimiz sadece onlardan söz edip, övmemiz, onları kutsamamız, onlar için ağlamamız ve onları sevmemiz için yaşamamışlardır. Bunlar kendi yerinde gerekli ve güzeldir fakat asla yeterli değildir. Onların yaşamının en büyük hikmet ve hedefi insanları cehalet karanlıklarından kurtarıp iman ve hidayet aydınlığına çıkarmaktır. Kerbela.net olarak Kerbela olayı ve Hz. Hüseyin’i (a.s.) anma ve anlatmada bunu hep göz önünde tuttuk.
Dünü bugünümüze ışık tutsun diye okumalı ve din büyüklerimizi bize örnek olsunlar, söz ve fiilleriyle bize yol göstersinler diye anmalıyız.
Bu anlamda Hz. Hüseyin’i anmak İlahî aşkı, kulluğu, cihadı, namazı, emri bil marufu, nehyi münkeri, fedakârlığı, insan sevgisini… anmaktır.
Hz. Hüseyin’in bütün yaşamı ve Kerbelası örnek bir insanın hayat tarzını bize öğrettiği gibi sözleri de aklımızı, düşüncemizi ve gönül dünyamızı aydınlatmaktadır.
İki cihan sultanı efendimiz ne güzel buyurmuş: “Hüseyin hidayet meşalesi ve kurtuluş gemisidir.”
İşte o yüce insanın insanlığı aydınlatan nurlu sözlerinden küçük bir demeti siz aziz okuyucularımıza sunuyoruz:

1- Allah’ı öfkelendirmekle halkın rızasını kazanmak isteyen bir kavim, kurtuluşa erememiştir.

2- Kıyamet günü, yalnız dünyada Allah’tan korkan kimse emniyette olabilir.

3- Ey insanlar! Resulullah (s) buyurmuştur ki: “Kim, Allah’ın haramını helal bilen, ahdini bozan, Resulünün sünnetine muhalif olan, kulları arasında günah ve zulüm yapan zalim bir yönetici görür de fiil ve sözüyle ona karşı çıkmazsa, Allah-u Teala onu da, o zalim yöneticiyi sokacağı yere (cehenneme) sokar.’’

4- Allah’a isyan ederek bir şeye ulaşmak isteyen kimse, umduğundan uzaklaşarak korktuğu şeye yaklaşır.

5- Hak üzere amel edilmediğini ve batıldan da kaçınılmadığını görmüyor musunuz? Böyle bir durumda, müminin ölümü arzulaması yerindedir. Ben ölümü saadet, zalimlerle yaşamayı ise aşağılık biliyorum.

6- Ey Ebu Süfyan’nın oğullarına uyanlar! Eğer dininiz yok, ahiretten de korkmuyorsanız, en azından hür insanlar olun.

7- Allah’ım! Sen biliyorsun ki, bizim tarafımızdan gerçekleşen kıyam, saltanat için yarışmak ve değersiz dünya mallarından bir şeye ulaşmak için değildir. Senin dininin (öğretilerini) öğretmek, ıslahat yapmak, mazlum kullarına emniyet ve güvence kazandırmak, İslam’ın farzları ve Resulullah’ın sünnetleri ve hükümleriyle amel olunmasını sağlamak içindir.

8- Farz olan cihatlardan biri, insanın kendisini günahtan koruması için nefsi ile cihat etmesidir. İşte bu cihat, cihatların en büyüğüdür...

9- Eğer dünya hayatı bazılarının nazarında değerli sayılıyorsa, Allah’ın mükâfat evi (cenneti) daha yüce ve daha değerlidir.
Eğer bu bedenler ölüm için yaratılmışsa, insanın Allah yolunda kılıçla öldürülmesi daha üstündür.
Eğer rızklar takdir edilip bölünmüşse, servet elde etmekte insanın hırsının azlığı daha güzeldir.
Eğer dünya malını toplamak ondan bir gün el çekmek içinse, insanın böyle bir servet hakkında cimrilik yapmaması gerekir.

10- Bilin ki, insanların size olan ihtiyaçları, Allah’ın size verdiği nimetlerdendir. Öyleyse o nimetlerden bıkmayın, yoksa belaya dönüşür.

11- Allah’tan başka sığınağı olmayan kimseye zulmetmekten sakın.

12- Seni seven, kötü işlerden seni sakındırır; senden nefret eden ise seni bu işlere teşvik eder.

13- Akıl, ancak hakka uymakla kâmil olur.

14- Allah korkusundan ağlamak, cehennem ateşinden kurtulmaya sebep olur.

15- Bir kişi, Şehitler Efendisinin huzuruna gelerek: “Ben günahkâr bir kimseyim, kendimi günah işlemekten alamıyorum, bana nasihat et” dedi. İmam (a.s) şöyle buyurdu:
“Beş şeyi yap sonra dilediğin günahı işle:
a) Allah’ın rızkını yeme, istediğin günahı işle.
b) Allah’ın mülkünden ve hâkimiyeti altından dışarı çık, istediğini yap.
c) Allah-u Teala’nın seni göremeyeceği bir yer bul, ne yapmak istersen yap.
d) Azrail canını almaya geldiği zaman teslim olma, o zaman gönlünün istediğini yap.
e) Kıyamet günü cennetin maliki seni cehenneme götürmek istediğinde cehenneme gitme, ondan sonra arzuladığın işi yap.

16- Bir adam İmam’a (a.s) selam vermeden; “Nasılsınız? Allah afiyet versin” dediğinde İmam (a.s) şöyle buyurdular: “Evvel selam, sonra kelam (söz). Allah da sana afiyet versin.” Daha sonra buyurdular ki: “Kimsenin selam vermeden konuşmasına müsaade etmeyin.”

17- İyiliklerde yarışın ve manevi ganimetleri elde etmeye koşun.

18- Cömertlik eden yücelir, cimrilik yapan ise alçalır.

19- Bir kişi İmam Hüseyin’den (a.s) dünya ve ahiret hayrını kendisi için yazmasını istediğinde İmam (a.s) şöyle yazdılar:
“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Kim Allah’ın rızasını, halkın öfkesini kazanmak pahasına elde ederse, Allah, insanların ellerinde olan işlerde ona kifayet eder; kim halkın rızasını, Allah’ın gazabını kazanarak elde ederse, Allah, onu insanlara terk eder. Vesselam.”

20- Kim, bir müminin gam ve üzüntüsünü giderirse, Allah-u Taala onun dünya ve ahret üzüntülerini giderir.

21- “Halkın haysiyetine el uzatan (onların haysiyetiyle oynayan) birini duyduğunda, seni tanımaması için gayret göster.”

22- Zenginlik nedir? Diye sorduklarında: “Arzuların az olması ve yeterli olan rızka razı olmaktır.” buyurdular.

23- Ensardan birisi, İmam (a.s)’a ihtiyacını karşılaması için ricada bulunmak istediğinde, İmam (a.s) şöyle buyurdu:
“Ey Ensarî kardeş, yüzünün suyunu dökme, istediğini bir kâğıda yaz, ben Allah’ın izniyle seni sevindirecek bir şey yaparım...” (Sonra şöyle buyurdu:) “Şu üç kimsenin dışında hiç kimseye ağız açma: Dindar, yiğit ve soylu. Çünkü dindar kendi dinini korumak için senin ihtiyacını karşılar; yiğit de (seni ümitsiz etmeyi) kendi yiğitliğine sığdırmaz, utanır; soylu ise ihtiyacın için yüzünün suyunu dökmeye mecbur kaldığını bildiğinden, haysiyetini korumak için seni eli boş geri çevirmez.”

24- Bir Müslüman kardeşin senden ayrıldığında, arkanda söylemesini sevmediğin şeyi sen de onun arkasından söyleme.

25- Ey insanlar! Adı yüce olan Allah Teala, kullarını sırf O’nu bilip tanımaları için yaratmıştır. O’nu tanıyınca, O’na ibadet edilir, O’na kullukta bulunulur. O’na kulluk edense, O’ndan başkasına kulluk etmekten müstağni olur.

26 - Kimileri (cennet nimetlerine olan) hırs ve tamahlarından Allah’a kulluk ederler; bu tür kulluk, tüccar sıfatlı insanların kulluğudur. Kimileri (cehennem) korku(sun)dan Allah’a kulluk ederler; bu, köle sıfatlı insanların kulluğudur. Kimileri de nimetlerinin şükrünü edâ edebilmek amacıyla Allah’a kulluk ederler; işte bu, hür insanların ibadeti, hürlerin kulluğudur ve kulluğun en iyi şeklidir.

27- Ben sizi Allah'ın kitabına ve Resulü'nün sünnetine çağırıyorum: Gerçekten sünnet öldürülmüş ve bidat diriltilmiştir.

28- Ben azgınlık, makam, fesat çıkarmak ve zulüm yapmak için Medine'den ayrılmadım. Ben ceddim'in ümmetini ıslah etmek, marufa emir, münkeri nehyetmek, ceddim Resulullah'ın (s.a.a) ve babam Ali'nin (a.s) çizgisinde hareket etmek için kıyam ettim.

29- Biliniz ki iyi amel, övgü ve ödüle layıktır. İyi amelin gerçek yüzünü görebilseydiniz, onu, bakışları insana neşe ve ferahlık veren güzel yüzlü biri olarak görürdünüz. Eğer kötü ameli gereğince zihninizde canlandırabilmeniz mümkün olsaydı, insanda nefret ve tiksinti uyandıran tahammül edilemez derecede çirkin biri olarak görürdünüz.

30- Hz. Resulullah’ın (s.a.a.) şu sözü benim için ispatlanmış durumdadır: ‘‘Namazdan sonra amellerin en hayırlı olanı, günah olmayan bir şekilde mümini sevindirmek ve neşelenmesini (mesrur olmasını) sağlamaktır.’’

31- Bizi sevmeyi vazife bilin; zira bizi seviyor olarak Allah’ın huzuruna çıkacak olanlar bizim şefaatimize nail olacaklardır.

32- Size bir ihtiyacını söyleyip el açan biri, böylece onurunu size takdim ediyor demektir; o halde siz de kendi onurunuza saygılı davranın ve onun ihtiyacını giderin.

33- Ey insanlar! Bağış ve ihsanda bulunan, onur ve saygınlık kazanır; cimrilik eden, kendisini aşağılık hale getirir. İnsanların en cömerdi, hiçbir karşılık beklemeden verip bağışta bulunandır. Affı en yüce insan, güçlü ve üstün olduğu zaman affedebilen insandır. En fazla sıla-i rahimde bulunan (yakınlarına uğrayıp hallerini soran) kimse, onunla ilişkisini kesenlere uğrayıp hallerini soran kimsedir.

34- Aşura günü Yezit orduları çadırlara saldırıp da Hz. İmam Hüseyin (a.s.) ile çadırların arasını kesince; "Yazıklar olsun size ey Ebu Süfyan soyunun yandaşları!" diye haykırdı, "Dininiz yoksa ve ahiret azabından korkmuyorsanız, dünyanızda mert ve hür tıynetli olun bari! Sizin savaşınız benimle; kadınlarla çocuklardan ne istiyorsunuz?"
Sept. 11
mehmetwrote:
Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak




Gunun son dersinin sonuna gelinmisti. Ogrenciler cıkmak icin sabırsızlanıyordu. Defter ve kitaplarını cantalarına koydular. Zil calar calmaz, dısarı cıkmak icin hazırdılar. Yalniz, Ali hazırlanmamıstı.Gecikmek icin de elinden geleni yapiyordu.Nihayet zil caldi. Ogrenciler bir anda kapıya yoneldi. Ali, yerinden kalkmadı. Agır agır esyasını topladı. Bir yandan goz ucuyla ogretmenine bakıyor, bir yandan da arkadaslarinin gitmesini bekliyordu.
Ogretmeni, onun bu hâlini fark etti:
- Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?


Ali, son arkadasinin da ciktigini gorunce cevap verdi:
- Sizinle konusmak istiyordum ogretmenim.

- Peki, dedi ogretmeni. Ne soyleyeceksin bakalim?
- Ahmet arkadasimiz var ya…
- Evet, ne olmus Ahmet’e?
- Durumları pek iyi degil galiba. Annesi, beslenme cantasına pekiyi seyler koymuyor.
- Ee?
- Ona yardım etmek istiyorum. Ama benim yardim ettigimi bilirse uzulur. Gunde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz?


Cebinden bir avuc bozuk para cıkarıp ogretmenin masasının uzerine koydu. Nurhan Ogretmen, paraya dokunmadi. Sandalyesine oturup dusundu.Ali hakkindaki bilgilerini yokladi. Bildigi kadariyla ailesinin durumu pekiyi degildi. Bu caliskan ve sevimli ogrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve dusunceliydi. Zengin bir ailenin cocugu degildi. Buna ragmen yardım etmek istiyordu. Ustelik yardım ettiginin bilinmesini istemiyordu.
????: Web Hattı - Türkiyenin En Güncel Forumu

Nurhan Ogretmen:
- Dur bakalım Ali, dedi. Bildigim kadarıyla sizin de maddî durumunuz pekiyi degil. Yanlıs mı biliyorum?
- Dogru biliyorsunuz ogretmenim. Babam gundelikci. Cogu zaman is bulamıyor. Ama ben de calısıyor, para kazanıyorum.
- Nerede calısıyorsun?
- Simit satıyorum.


Nurhan Ogretmen yine durup dusundu. Iyiligin bu kadarina ne demeliydi simdi. Bunun gerceklesmesi zordu. Onu, bundan vazgecirmek icin bir care bulmaliydi. Bunu yaparken, sevimli ogrencisini de kırmamalıydı. Onunla biraz daha konusursa, belki bir yolunu bulurdu.


Nurhan Ogretmen, Ali’ye dondu:
- Buyuyunce ne olmak istiyorsun, diye sordu.
- Cok zengin bir isadami…
- Nicin?
- Insanlara daha cok yardim etmek icin…
- Guzel, dedi Nurhan Ogretmen. Bak simdi Ali, Ahmet’in ailesinin durumu pekiyi degil; bu dogru. Ama sizinki de bundan pek farkli degil. Istersen acele etme; cok zengin oldugun zaman insanlara yardim edersin.Olmaz mi?
- Olmaz, dedi Ali. Simdi yapmaliyim.
- Neden olmaz?
- Uc sebepten dolayi olmaz.


Birincisi: Bu para zaten benim degil. Iyilik ettigim icin Allah, beni insanlara sevimli gosteriyor. Insanlar da bundan etkileniyor, daha cok simit alıyorlar. Bu sayede gun boyu calısanlardan bile fazla simit satiyorum. Hele mahallede Hasan Amca var, her gun iki simit alip guvercinlere veriyor.
Ikincisi: “Agac yas iken egilir.” deniliyor. Simdiden iyilik yapmayı ogrenmezsem buyudugumde hic yapamam.
Ucuncusu ise daha onemli: Buyudugum zaman cok zengin bir isadami olmak istiyorum. Zamanında yatırım yapmayanlar buyuk isadamı olamazlar.


Nurhan Ogretmen, karsısında buyuk biri varmis gibi dinliyordu:
- Bu sonuncusunu pek iyi anlayamadim, dedi.?
- Acıklayayım ogretmenim, dedi Ali. Simdi, cok zengin olmadıgım icin, ancak gunde bir simit parasi kadar yardım edebiliyorum. Bundan fazlasını veremem. Allah, Cennet’i gucu kadar iyilik edene veriyor. Simdi gucum bu olduguna gore Cennet’in fiyati birkac simit parası kadardır. Eger zengin olmadan olursem birkac simit parasıyla Cennet’e girebilirim. Bundan daha kârlı bir yatırım olur mu?


Nurhan Ogretmen’in gozleri dolmustu. Basını “Evet” anlamında sallarken Aliyi evine yolladı.


Sınıfa geri donerken okulun bosaldıgını fark etti. Esyalarını toplamak icin masasına dondugunde Ali’nin bıraktıgı paraların masaustunde kaldıgını fark etti. Sandalyesine gayri ihtiyari oturdu ve paraları eline aldı. Hicbir para ona bu kadar kıymetli gelmemisti. Sanki elinde dunyanin en kıymetli incilerini, yakutlarını, elmaslarını tutuyordu. Hatta bu paralar onlardan bile kıymetliydi. Oyle bu paralar, Bu bozuk SIMIT paraları, Cenneti satın alabilecek paralardı. Sanki hic bırakmak istemeyen bir duygu ile sımsıkı kavradı bu bozuk simit paralarını.


Oturdugu yerden kalkamadı Nurhan Ogretmen. Icinin doldugunu, Tarif edilemeyen duygulara boguldugunu hissetti. Birden bosalan saganak yagmurlar gibi aglamaya basladı. Agladı … Agladı.


Kendine geldiginde aksam olmustu. Yavas yavas sınıftan cıkıp okuldan ayrılırken bekci Sadık “ Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak, Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak” diye Nurhan ogretmenin sayıkladıgını duydu. Bekcinin hayretler icinde “ Ne dediniz hocam “ demesini bile duymayan Nurhan ogretmen bekcinin saskın bakısları altında aksamın alaca karanlıgına karısıvermisti

Hikayeyi beğenmişseniz ve Ali'den utanmışsanız, maddi durumunuz iyi değilse bile, iki tane ekmek alıp bölgenizdeki bir fakirin kapısına bırakın.
Bir okul önünde biraz bekleyip yırtık ayakkabısı olan bir çocuğa ayakkabı alın.
Maddi ihtiyacı olan bir akrabanıza yardım edin.
Yeter ki boş durmayın!
Ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetlidir
Sept. 9
AÇ KAPINI



Ben sana hasretim ezelden beri,
Ne olur insanlar götürün beni,
Rasulullah nuru yaktı kalbimi,
Aç kapını sana geldim ya rasulallah.

Seni seven iki cihanda güler,
Bu ümmet sensiz dünyayı neyler,
Kelimeler,cümleler hep seni söyler,
Aç kapını sana geldim ya rasulallah.

Uhutta şehit verdin mübarek dişini,
Ne olur hep takip edelim izini,
Şereflendirdin dünyayı hepimizi,
Aç kapını sana geldim ya rasulallah.

Yeşil kubbe işte duruyor karşımda,
Yaşadığın çileler hep aklımda,
Sen varsın akan göz yaşımda,
Aç kapını sana geldim ya rasulallah.


Sept. 5
ecidal .wrote:
İnsanın Değeri Aşk İle Ölçülür

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) sonsuz bir terakki, uruc, saflaşma ve nurlanma dini getirmiştir. Mânevi hayatın en yüksek seviyede kemâle ermesi için gereken tüm kapılar açılmıştır. Bu kemâl de sadece mükellefiyetleri yerine getirmekle mümkün değildir; kuşun ikinci kanadı aşk kanadıdır. Din saf aşktır! Bütün bilgiler sıkılıp süzülüp aşk olmak için vardırlar; bütün kitaplar bir tane kitabı anlamak için okunur; önce sahifelerden müteşekkil Kur’ân, ondan sonra da en büyük kitap ve âlem olan insan okunur. Kur’ân’ı kendine ayna yapıp onu Efendimizin aşkı nuruyla okuyan o aynadan kendini müşahede eder ki nefsaniyetten ârî olan bir kişiden de Hakk’tan başka bir şey zuhur etmez. En büyük keramet kul olabilmektir.

İnsanın değerinin âşık olabilme kapasitesiyle ölçüldüğünü öğretiyor Hz. Mevlânâ. İnsanın bu doğrultuda kendisine hakikati duymayı, görmeyi ve hissetmeyi öğretmesi gerekmektedir. Bu değer aynı zamanda kişinin taşıyabildiği mânevi yük ile ölçülür. İşte bu noktada insanlığın mânevi kapasitesinin neredeyse tamamen âtıl yollarda çürütüldüğünü görüyoruz. Hz. Mevlânâ buyuruyor ki, “Pencereleri olmayan bir ev cehennem gibidir. Dinin temeli, ey Allah’ın kulu, evde pencere açmaktır!” Burada kasıt buyrulan ev kalptir; pencere de kalp gözü!

Günümüzün insanı sadece kendisiyle ve zahiren kazandıklarıyla meşgul. Kendi kalbinin nefisten arınmış bir şekilde konuştuklarının letafetinden habersiz hale geldi. Sessizliği unuttu. Ağzının sustuğu zamanlarda ise içinde şeytan ve nefis konuşuyor.

Gerçek güzellik ebedidir. Böyle bir güzellik kusursuzdur ve zerre çirkinliğe müsaade etmez. Hakk’ın Cemâlinin öyle sınırsız bir kudreti vardır ki maddeyi nûra kâlbeder. Hz. Mevlânâ’nın buyurduğu gibi, “Bu kişi yemek yer ve pislik üretir. Diğeri de aynısından yer ama onun yedikleri tamamen Nur-u İlâhiye dönüşür.”

“Bu, yer ve yediği nefret ve kıskançlığa dönüşür; diğeri de yer, fakat onun yedikleri O’nun aşkına dönüşür.”

Zayıf ve bozuk bir firâsetle bakan göz, sadece kısacık bir ömre mahkûm olan bu geçici dünyanın alıntı ve ikinci el olan zâhiri güzelliklerini görebilir. Fiziksel boyutta zâhir olan güzellik Erham-ür-Râhîmîn olan Rabbimizin Cemâl-i ebedisinin nurunu örten perdedir.

Maalesef insanların çoğu, Müslümanlar dâhil, şekle, kasalarına, keselerine, masalarına, rütbelerine vs… tapıyorlar. Tapmaktan maksat elbette ki önünde yüksek bir yere koyarak karşısında secde etmek değil; Müslüman dahî olsa ibadet şeklen bittikten sonra Müslümanlık seccade üstüne, Cami duvarları arasına ve zamanlardan Ramazan ayına sıkıştırılmaya çalışılıyor; sığmaz. Kendi makamına, mevkiine, ailesine, parasına, şöhretine, ilmine vs… Allah’ın emir ve yasaklarından; O’na yaklaşmaktan daha fazla değer vermek ve hep akılda ve gönülde Allah’ı değil de dünyayı tutmak bunlara tapmak değil de nedir??

İnsanlığı bu hazine iklimine kanatlandıracak yegâne vâsıta ise Allah dostluğudur (velayettir). Kâinatın ışık kaynağı bencillik değil, ‘bensizliktir’! Âlemi sadece bensizlik değiştirebilir. Artık Allah dostlarını tanımaya ve dinlemeye başlamalıyız. Onlar insanlığa iç hayatı, ve o iç hayatın neticesi olup içimizde zâten potansiyel olarak bulunan aşk-ı ilâhîyi öğretirler. Envâr-ı tevhîd-i Sübhan ile her bir zerreleri münevver ve müzeyyen olduğu için mânevi yaralarımızı ve hastalıklarımızı teşhîs ve tedâvi edecek devâ onlardadır.HAYIRLI CUMALAR SELAM VE DUA ILE
Sept. 3
mehmetwrote:
Batı'da Hz. Muhammed (sav)'in İmajı

Yorumları Göster (0) - Konuya Yorum Ekle

Dr. Özcan Hıdır
Hz. Peygamber’in hayatıyla ilgili İslam'ın zuhuru yıllarından bu yana Müslüman alim ve araştırmacılar tarafından kaleme alınan çalışmalara, XII. yüzyıldan itibaren gayr-i müslimlerin çalışmaları da eklenmiştir. XIX. yüzyıldan beri yoğun olarak şarkiyatçılar sayesinde bugün artık bu alanda geniş bir literatüre sahip bulunmalarının yanında, sosyal bilimlerde kullandıkları değişik metot ve yöntemlere paralel olarak, Hz. Peygamber'i çoğu zaman seküler bir mantıkla algılama eğilimi gösteren metodoloji ve bakış açılarını da geliştirmişlerdir.

Şarkiyatçıların Hz. Peygamber hakkındaki görüşleri, aslında onların genelde İslam, özelde Kur'ân ve sünnet ile ilgili görüş ve iddialarının nirengi noktasını oluşturur. Dolayısıyla onların Hz. Peygamber hakkındaki görüş ve düşüncelerini anlamak, İslam anlayışlarını kavramak son derece önemlidir. Yani onların Hz. Peygamber'i, ruhani bir lider mi, yoksa sosyal bir ıslahatçı ve reformcu mu veya gezip gördüğü yerlerde kendi toplumunda bulunmayan örf, âdet ve gelenekleri gözlemleyip kendine mal eden zeki bir gözlemci mi veyahut sosyolojik ve psikolojik saiklerle reflexive/tepkisel hareket eden ve kendi içerisinde evrim geçiren bir kimse olarak mı algıladıklarını bilmek önemlidir.

Şarkiyatçılar tarafından Hz. Peygamber'le ilgili yapılmış çalışmalar tetkik edildiğinde, bütün bu tavır, tanımlama ve bakış açılarının yanında, art niyetli bazı tanımlamaların öne çıktığı görülür. Zira onlardan pek çoğuna göre Kur'ân, Hz. Peygamber'in oluşturduğu/telif ettiği bir kitaptır ve dolayısıyla İslam da, Hz. Peygamber'in kurduğu bir din olmaktadır. Bu bakış açısının, İslam'ın, vahiy esaslı bir din, Hz. Peygamber'in de vahyin kontrolündeki bir peygamber olduğunun inkarı anlamına geldiği açıktır.

XX. yüzyılın gelişim seyri, özellikle siyasi gelişmelerin de etkisiyle, İslam'ı Batı'da önemli bir fenomen haline getirmiştir. Buna paralel olarak Batı insanı, İslam diye isimlendirilen fenomenin kaynak ve kökenleri ile bunun müessisini literal/lafızcı bir metotla araştırmaya koyulmuştur.

D. S. Margoliouth'un Mohammed and the Rise of Islam adlı eserinin 1905'te yayımlanması, Hz. Peygamber ve O’nun (sav) risaleti üzerine şarkiyatçılarca kaleme alınan eserlerin önünü açmış ve bu tarihten sonra konuyla ilgili çalışmalar oldukça çoğalmıştır.

Çalışmalarında değişik yönleriyle Hz. Peygamber'i ele alan şarkiyatçıların, genel olarak iki tür yaklaşımla O’nu değerlendirdikleri görülür. Birinci grup Hz. Peygamber'i indirgemeci (reductionist) bir bakış açısıyla inceleme konusu yapmakta ve bunun neticesi olarak Rasûlullah'ı dinî kimliğinden soyutlayarak sosyal bir reformcu olarak göstermektedir. Bu anlayışın, Hz. Peygamber'in nübüvvetinin inkarı ve dolayısıyla vahiy irtibatının kesilmesi anlamına geldiği açıktır ve tabii olarak bu, Kur'ân'ın beşerîliği sonucunu doğurur. İkinci tür yaklaşım ise fenomenolojik bir bakış açısını yansıtır. Buna göre Hz. Peygamber'in dinî kimliği keşfedilerek, Müslümanların bakış açısıyla incelenir. İki tür yaklaşımda da araştırmacının ön kabulleri, onun objektifliğini etkilemekte ve bu etki, metoduna yansımaktadır.

Hz. Peygamber'in hayatını tetkike yönelik şarkiyatçılara ait pek çok çalışma bu açıdan değerlendirildiğinde onlar, İslam ve Kur'ân'ın orjinalliğinin olmadığını, Kur'ân'ın Hz. Peygamber'in telifi olduğunu rahatlıkla iddia edebilmektedir ki, bu anlayışın tipik örneğini The Origins of İslam in its Christian Environment adlı, İslam'ın kökenini Hıristiyanlıkta arayan R. Bell'in iddiaları teşkil eder. Zira çoğu kere şarkiyatçılar, Hz. Peygamber'in Kur'ân ve dolayısıyla İslam'ı nasıl oluşturduğu sorusuna cevap arayıp bu esnada ilgili görüş ve iddialarını ortaya atarlar. Buna göre Kur'ân ve İslam'ın oluşmasında Hz. Peygamber'in şahsi dehasının oynadığı role işaret edenlerin yanında, bu oluşumu siyasi ve psikolojik birçok sebebe indirgeyenler de bulunmaktadır. Bu durum tabii olarak, başlangıçta Hz. Peygamber'in dinî bir kimlikle değil, sosyal bir reformcu olarak toplumun karşısına çıktığı ve daha sonra edindiği tecrübelerle dinî kimliğini oluşturduğu iddiasına götürür.

Genellikle kültürel indirgemecilik (cultural reductionism) ifadesi ile açıklanmaya çalışılan bu bakış açısına göre Hz. Peygamber, dönemin Arap Yarımadası ve Mekke'sindeki sosyo-kültürel ortam çerçevesinde ele alınarak bazı sonuçlara ulaşılır.

Hz. Peygamber'in dinî kimliği ve Kur'ân ve İslam'ı oluşturması ile ilgili teori ve iddialardan nispeten farklı bir iddia, şarkiyatçı W. M. Watt tarafından geliştirilmiştir. Watt'ın geliştirdiği bu teorinin temel karakteristiği, Hz. Peygamber'in dinî kimliğini inkar etmemesi ve O’nun (sav) dinî samimiyetine inanmasıdır. Zira o Hz. Peygamber'i, dış dinî-kültürel faktörlerden etkilenerek dinî reaksiyon gösteren biri olarak değil; bilakis, sosyal bir ortama dinî reaksiyon gösteren biri olarak görür.

Ne var ki Watt'ın da bu konudaki görüşlerinin homojen olduğunu söylemek oldukça zordur. Zira o, Hz. Peygamber'in samimiyetini ve beşerî kaynaklardan elde ettiği bilgilerin kaynağını tespit etmeye çalışarak bu konuda üç ihtimal sıralar. Buna göre Hz. Peygamber, ya kendisine aktarılan beşerî kaynaklı bilgilerle vahiy yoluyla gelenleri birbirine karıştırmış ve neticede bunların tamamını vahiy olarak değerlendirmiş; ya bilgilerini telepatik karakter arz eden birtakım normal üstü yollarla elde etmiş olabilir veyahut da "nûhyî= vahyederiz" ifadesi, "ilham ederiz" manasında anlaşılmalıdır. Bu son ihtimale göre Hz. Peygamber'in ilahî mesajları doğrudan vahiy yoluyla değil de ilham yoluyla almış olduğunun belirtildiği açıktır ve bu, dış dinî-kültürel müdahaleyi hatıra getirir ki, esasen Watt'ın İslam vahiy anlayışına yönelik genel kabulüne de uygundur.

Dikkat edilirse Watt da bu konuda açık fikirlere sahip değildir ve onu diğerlerinden ayıran husus, Hz. Peygamber'in dinî fonksiyonunu tamamen diğer din ve kültürlerle irtibatlandırmayıp vahyî bir düzlemde de ele almasıdır. Ancak hiçbir surette Hz. Peygamber'in şahsı, düşünce yapısı ve dinî mesajlarındaki dış dinî-kültürel etkiyi göz ardı etmez.

İslam dünyasında şarkiyatçılara ve çalışmalarına karşı genel bir menfi tavır takınılmasına rağmen meselelere derinlemesine nüfuz edebilen ve de İslam ve Hz. Peygamber'e karşı saygı sınırlarını muhafaza etmesini bilen Watt ve üslubu, İslam dünyasındaki ilgili alim ve araştırmacılardan yankı bulmuştur. Ahmed Zeki Yemanî, Watt'ın Islam and Christianity Today adlı eserinin takdiminde Watt'ı İngiliz ve genel olarak İslam hakkında İngilizce eser kaleme alan yazarlar içerisinde farklı bir yere koyarak şöyle demektedir: "Profesör Watt, Batı mantalitesini, uzun süre Batı dünyasını etkisi altına alan Orta Çağ yazarlarının İslam düşmanlığı ve ön yargılarından kurtarmak için çok şey yapmıştır. Uzlaşmanın zor olduğu bazı meselelerde uzlaşmacı bir tavır takınmanın verdiği fenomenolojik zorluklara rağmen o, İslam karşısında dar kafalılıktan kurtulmuş ve açık görüşlülüğün zirvesine ulaşmayı başarmıştır."

Gerçekten de Watt, Muhammad at Mecca adlı eserinin girişinde Müslüman okuyuculara hitaben, onların inançlarının reddini gerektirecek bir şey söylemediğini ve Müslümanlar ve İslam inanç esasları ile Batı'daki araştırmalar arasında uçurumun bulunmasına gerek olmadığını belirterek bazı Batılı araştırmacıların görüşlerinin İslam adına kabul edilemez olduğunu ifade eder. Bu araştırmacıların böyle yapmakla aslında, kendi koydukları araştırma prensiplerine inanmadıklarını ve onların vardıkları neticelerin tekrar gözden geçirilmesi gerektiğini söyler. Ne var ki o, bu sözlerinin hemen devamında, İslamî inanç esaslarının (doctrine) da yeni bir şekillendirmeye (re-formulation) tabi tutulması gereğine işaret etmek suretiyle, İslam ve Müslümanlar hakkındaki objektif sayılabilecek tutumunun, belki de biraz politik mülahazalardan kaynaklandığının ipuçlarını verir.

Kur'ân'da, Kitab-ı Mukaddes peygamberlerinin zikredildiğini ancak buradan hareketle Kur'ân ve Hz. Peygamber'in Yahudi-Hıristiyan etkisinde kaldığının söylenemeyeceğini belirten Watt, bu peygamberlerin Kur'ân'da sunuluşunun tamamen farklı olduğunu ifade eder. Aynı şekilde o, Kur'ân'da Kitab-ı Mukaddes ve Yahudi-Hıristiyan kültürüyle ilgili diğer meselelere ait pek çok atıfta bulunulduğunu, ancak bunlardan hareketle Kur'ân'da aslında Yahudiliğin takdim edildiğini söylemenin oldukça yanlış sonuçlara götüreceğini söyler. Ne var ki Watt, Kur'ân'da bulunan Yahudi-Hıristiyan kültürüne ait unsurların, daha ziyade kanonik/muteber olmayan veya apokrif kitaplarda bulunan bilgilerle örtüştüğünü söyler. Zira ona göre Hz. Peygamber, bu heretik bilgi ve kıssaları içerisinde bulunduğu toplumdan öğrenmiş ve herhangi bir kritiğe tabi tutmaksızın onları Kur'ân'a adapte etmiştir.


--------------------------------------------------------------------------------

Aug. 31
ayla aylawrote:
ÇOCUK VE RİSALE-İ NUR

Bazı ‘Latif Nükteler’i içeren Yirmisekizinci Lem’a’da, Lem’alar’a derc edilmesindeki hikmetin ilk etapta pek kavranamadığı bir mektup vardır. Şefik adındaki bir talebesinin Bediüzzaman’a yazmış olduğu bu mektup, ilk okuyuşta, samimi duygularla yazılmış sıcak ve safiyane bir mektup olmaktan ibaret gözükür insana.

Nitekim, bu mektupla ilgili şahsî tecrübem bu şekilde başlamış, ancak uzun bir zaman sonradır ki, bu mektup anlam ve derinliğini bana açmıştır. Çocuklara Risale-i Nur’u ne şekilde takdim edeceğini bilemeyenler için, bu mektup, manidar ipuçları vermektedir. En ziyade dikkate değer yanı, herhalde budur.

Mektubun bilhassa son paragrafından öğrendiğimize göre, Şefik adlı Nur talebesi ‘üç yaşından sekiz yaşına kadar’ çocukları ile yeğenlerine Risale-i Nur okumuştur. Ama, meselâ “Bunlar Risale-i Nur’dur. Üstad Bediüzzaman Said Nursî bunları yazmıştır” gibi bir girişle değil! Hele hele, “Gelin bakalım. Şimdi size Risale-i Nur okuyayım” diye hiç değil.

Bilakis, kendisi Risale-i Nur okuyorken çocuklar başına toplanıp ne okuduğunu sormuşlar; o da “Elmas, cevher, nur” demiştir. Bu cevapla merakları uyanan çocuklar ‘elmas, cevher, nur’u anlamaya çalışırken, Şefik onları sevmiş, çay vermiş, okumaya devam etmiş, aradaki sorularına “Bu, elmas, cevher, nurdur” şeklindeki merak uyandırıcı cevapla mukabele etmiş, ‘anlayamadıkları’ yerleri ‘onların anlayabileceği şekilde’ izah etmiş ve en sonunda “Nur, bunu okumaktır. Elmas, bu sözleri yazmaktır. Cevher de, bu kitaptan aldığınız imandır” diye bir açıklama getirmiştir.

Mektubun en son paragrafı ise şu şekildedir:

“İşte Elmas, Cevher, Nur budur, dedim. Tasdik ettiler. Hepsi birden bana bakıyorlardı ve ‘Bunu kim yazmış?’ diyorlardı.”

İmdi, bu latif mektuptan alınacak bir dizi ders vardır. Özellikle “Çocuklar(ımız)a Risale-i Nur’u nasıl anlatabiliriz?” sorusuyla hemhal olanlar için!

Birincisi, Şefik’in (r.h.) kendisinin ev ortamında Risale-i Nur okuyor oluşudur. Demek, çocuklarımızın Risale-i Nur okumalarını istiyorsak, evvela onların bizi Risale-i Nur okurken görmeleri gerekmektedir.

İkincisi; babalarının (veya dayılarının) ne okuduğunu merak edip soranlara Şefik’in doğrudan “Risale-i Nur okuyorum. Risale-i Nur ki, asrın tefsiridir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri yazmıştır” türünden bir cevap yerine, çocukların merakını daha da kamçılayıcı latif bir cevabı tercih etmesidir: “Elmas, Cevher, Nur okuyorum.”

Üçüncüsü, bunun üzerine merak edip başına toplanan çocukları Şefik’in sevmesi ve kendilerine ikramda bulunmasıdır. Demek, çocuğumuzun Risale-i Nur’a muhatap olacağı ortam, sevgi gördüğü ve ikrama muhatap kılındığı bir ortam olmalıdır.

Dördüncüsü, Şefik’in “Onuncu Söz” gibi bir risaleyi okurken, çocukların anlayamadıkları noktada sordukları sorulara ‘onların anlayabileceği şekilde izah’ getirmesidir. Demek, Risale-i Nur’u çocuklara anlatmanın en uygun yolu, onu ‘çocukça’ anlatmaktır.

Beşincisi, Şefik’in elmas, cevher ve nuru son derece latif bir biçimde izah ettikten sonra, hâlâ daha müellifin ismini vermemiş olması; bu cevabın, ancak en sonra gelmesidir. Demek, önce Bediüzzaman’ın şahsını nazara verip, “İşte bu onun kitabı. Hadi okuyun” deme şeklinde örneklerini çokça gördüğüm bir tarz değildir doğrusu. Aslolan, muhatabı önce Risale’yle tanıştırmak, ancak bundan sonrasında gelen sorular dahilinde onun müellifini anlatmaktır.

Şefik’in mektubu, sonradan farkına vardığım böylesi fıtrî, hakikatlı ve sımsıcak ölçüler taşıması itibarıyla, sanırım, çocuğuna veya çocuklara Risale-i Nur’u anlatma ve aktarma gayreti taşıyan herkesin dikkatle ele alması gereken bir mektup hükmündedir.
Aug. 28
mehmetwrote:
Şecere

Yorumları Göster (0) - Konuya Yorum Ekle

Hz. Muhammed (sav), Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’e nisbetle İsmailîler diye de anılan ve iki büyük Arap topluluğundan birini teşkil eden Adnanîler’e mensuptur. Soy kütüğünün yirmi birinci göbekten atası olan Adnan’a kadar uzanan kısmı güvenilir bulunarak zikredilmiş, ondan sonrası Hz. Peygamber'in de işaretiyle yaygınlık kazanmamıştır. Bizzat kendisi tarafından kabul edilip bütün İslam kaynaklarınca zikredilen soy kütüğü şöyledir: Muhammed b. Abdullah b. Abdülmuttalib b. Hâşim b. Abdümenâf b. Kusay b. Kilâb b. Mürre b. Kâ’b b. Lüey b. Gâlib b. Fihr b. Mâlik b. Nadr b. Kinâne b. Huzeyme b. Müdrike b. İlyas b. Mudar b. Nizar b. Mead b. Adnan











Aug. 27
mehmetwrote:






BİLİMSEL OLARAK İSLAM EN DOĞRU DİN

Japon bilimadamı İslam üzerine bir araştırma yaptı. Kuran okunurken moleküllerin en doğru dizilime kavuştuğunu gördü!
İslam'ın en mükemmel ve doğru din olduğu "moleküler" olarak saptandı!

Japon bilim adamı Masaru Emoto, su molekülleri üzerine yaptığı araştırmalarda Kuran okurken veya hoca ezan okurken, sudaki moleküller meydana gelen titreşimle mükemmel bir altıgen dizilime ulaştığını saptadı.
Emoto kısa bir süre önce Mısır'a giderek Kahire Üniversitesi'nde yaptığı araştırmanın sonuçlarını meslektaşları ile paylaştı.


"İSLAM EN DOĞRU DİN"
Mısır devlet televizyonunda Japon bilim adamının elde ettiği bulgular profesörler tarafından tartışmaya açıldı. Kuran okunurken suyun nasıl değiştiğini tartışan bilim adamları, insan vücudunun yüzde 70'inin sudan oluştuğundan yola çıkarak İslam'ın en doğru din olduğu sonucuna vardı.
Ayrıca Kuran okuyan ve Allah'a duan eden insanların huzur ve mutluluk duymasının sebebinin de bu olduğu öne sürüldü.
Bu konuda daha fazla araştırmalar yapılması gerektiğine işaret eden Mısırlı akademisyenler, Kuran sesinin su moleküllerini değiştirmesi ile ibadet edenlerin şiddetten uzak durması arasında da bir bağlantı olduğunu savundu.


Aug. 26
mehmetwrote:
MiSVaK_FaYDaLaRı_KuLLaNıMı Ve DiŞ SaĞLıĞı



Peygamber Efendimiz (sav), ağız temizliğine ve diş bakımına da çok önem vermişlerdir. Bunun için misvakla dişlerini fırçalamışlar, ümmetine bu konuda tavsiyelerde bulunmuşlardır.
Misvak sıcak bölgelerde yetişen "erak" ağacının kökleridir. Lifli bir yapısı vardır. Biraz ıslatılıp ezilince fırçamsı bir hal alır. Hem mekanik hem de kimyevî olarak pek çok faydaları vardır. Bunları Hadisi Şerifler ve bizzat Rasulûllah`ın uygulamaları ışığında madde madde açıklamaya çalışalım.


1. Misvak, ağız için temizlik, Allahu Teala`nın rızasına sebep ve gözlere de ciladır, (1)


2. Misvak ağız için temizliktir ve Aziz ve Celil olan Allah`ın rızasına sebeptir. (2)


3. Misvakta on hassa vardır: Ağzı tatyib eder, diş etlerim güçlendirir, göze cila verir, balgamı giderir, dişin çürümesini önler, sünnete uygun olur, melaikeyi sevindirir, Rabbi razı eder, hasenatı artırır, mideye sıhhat verir. (3)


4. Misvak kullanın. Zira misvak ağzı temizler ve Rabbin rızasını kazandırır. (4)


Bu hadis-i şeriflerde misvakın faydaları zikrediliyor. Misvak kullanmak, ağız için temizlik ve hoşluk sebebidir. Fırçalanmayan dişler sararır, aralarında ve diplerinde gıda artıkları birikir. Bunlar ağız kokusuna ve diş çürümelerine sebep olurlar. Diş etlerinde iltihaplanmalar olur. Misvak kullanmakla dişlerin çürümesi ve diş etlerinin iltihaplanması önlenir. Misvakın gözlere canlılık vermesi ve balgam söktürücü etkisi kimyasal özellikleriyle ilgilidir.


Allah-u Teala güze! olan şeyleri, temiz olan şeyleri; peygamberinin tavsiyelerine uyulmasını sevdiği için, misvak kullanılmasından hoşnut olur. Melekler de temiz olan şeyleri severler ve kötü kokulardan rahatsız olurlar. Onun için on!ar da sevinirler.


5. Misvak, erkeğin fesahatini artırır. (5)


Fesahat, güzel konuşmak demektir. Sesin oluşumunda dişlerin de fonksiyonu olduğu için, temiz ve bakımlı dişlerin sesin güzelleşmesine katkıda bulunacağına işaret ediliyor.


6. Niçin sararmış dişleriniz ile huzuruma giriyorsunuz? Misvak kullanınız! (6)


Bu hadis-i şerifte ağız ve diş bakımı yapmayanlara bir azarlama var. Kendilerine zarar verdikleri gibi, çevredeki kimseleri de kötü görünüşleri ve ağız kokularıyla rahatsız edeceklerine işaret ediliyor.


7. Şu dört şey peygamberlerin sünnetlerindendir: Sünnet olmak, koku sürünmek, misvak kullanmak, evlenmek. (7)


Peygamberler insanlığın rehberleridir. Peygamber (sav) Efendimizden önceki peygamberlerin de ağız ve diş bakımına önem verdikleri, misvak kullandıkları ifade ediliyor.


8. Misvak ve cuma guslü her Müslüman için gereklidir(8)


Buraya kadar misvakın lüzumu ifade edildikten sonra, bundan sonraki hadis-i şeriflerde Rasulûllahın uygulaması anlatılıyor:


1. Misvak kullanmadan uyumazlardı. (9)


2. Uyudukları zaman misvak başuçlarında bulunurdu. Uyandıkları zaman da ilk önce misvak kullanırlardı. (10)


3. Misvakı enlemesine kullanır, suyu emerek (süzerek) içerlerdi. Üç defa nefes alır ve derlerdi ki:
Bu türlü içmek daha iyi, hazmı daha kolay ve sıhhate daha uygundur. (11)


4. Aişe (Ra) şöyle demiştir: "Peygamber (sav) evine girdiği zaman ilk yaptığı iş, misvak ile dişlerini temizlemek olurdu" (12)


5. Ebu Musa (ra) şöyle dedi "Ben Peygamber`in huzuruna girdim, misvağın bir ucu dilinin üzerinde bulunuyordu." (13)


6. Rasulullah (sav) hiçbir namaza misvak kullanmadan çıkmazdı. (14)


7. Rasulullah (sav) geceleyin teheccüd namazı kılmak için kalktığı zaman ağzını (dişlerini) misvak ile ovalardı. (15)


8. Rasulullah (sav) geceleri iki rekatta bir selam vererek teheccüd namazı kılar ve her selam verişinde misvak kullanırdı. (16)


9. Abdullah ibni Abbas (ra), şöyle anlatmıştır: Bir gece Peygamber (sav) `in yanında kaldım. Peygamber gecenin sonuna doğru kalkıp dışarı çıktı, semaya baktı, sonra Al-i İmran süresinin şu ayetlerini okudu:


"Hakikat, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbirleri ardınca gelişinde temiz akıl sahipleri için ibret verici deliller vardır. Onlar ayakta iken, oturur iken, yanları üstünde yatar iken hep Allah`ı hatırlayıp anarlar ve göklerin, yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünürler. Şöyle derler: Ey Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen pak ve münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru."
Sonra eve döndü, misvaklandı ve abdest aldı. Sonra kalkıp namaz kıldı, sonra yattı. Sonra kalkıp tekrar dışarı çıktı ve semaya nazar etti. Yine bu ayetleri okudu. Sonra döndü, tekrar misvaklandı ve abdest aldı. Sonra kalkıp namaz kıldı. (17)


Resulullah (sav) Efendimizin misvakla ilgili emir ve tavsiyeleri şöyle:


1. Ümmetimi meşakkate düşürmüyor olsaydım, onlara her namazın önünde misvakı emrederdim. (18)


2. Ümmetime zorluk vermemiş olsaydım, her abdestte misvak kullanmalarım emrederdim. (19)


3. Oruç tuttuğunuzda sabahleyin misvak kullanın, lakin akşama doğru kullanmayın. Akşam üzeri iki dudağı kurumuş oruçlu bir kimse için misvak uygun olmaz. Zira o kurumuş dudaklar kıyamet gününde gözü önünde bir nur olacaktır. (20)


4. Sizin ağızlarınız Kur`an için yollardır. Onları misvakla temizleyin. (21)


5. Misvak kullanınız. Zira misvak ağzı temizleyen ve Rabbi razı eden bir alettir. Cebrail her gelişinde bana misvak kullanmayı tavsiye etti. Öyle ki, bana ve ümmetime farz kılacağından korktum. Ümmetime zorluk vereceğinden korkmamış olsaydım misvak kullanmalarını emrederdim. Ben o kadar çok misvak kullanırdım ki, dudaklarıma iz yapmasından ve dişlerimin aşınacağından korkardım. (22)


6. Bana misvak kullanmak o derece emredildi ki, bu konuda bana bir vahiy gönderileceğini sandım.(23)


7. Ben, misvak kullanmakla o derece emredildim ki, üzerime farz kılınacağının sandım. (24)


8. Cebrail misvak kullanmayı bana o kadar tavsiye etti ki, azı dişlerimden endişe ettim. (25)


9. Misvak kullanarak kılınan namazın fazileti, misvak kullanmadan kılınan namazdan yetmiş kat fazladır. (26)


10. Misvak olmadığında, parmak misvak yerine geçer. (27)


Hadis-i şeriflerde ağzın her zaman temiz tutulması gerektiğinianlıyoruz. Misvak olmadığı zaman başka bir şeyle de bu temizliğin yapılabileceği ifade ediliyor. İmkanların ve araçların çok fazlalaştığı günümüzde bile toplumlar ağız ve diş sağlığına gereken önemi vermiyorlar. Resulullah (sav) Efendimizin uygulamalarının ve tavsiyelerinin ne kadar güzel ve her zaman geçerli olduğunu görüyoruz.



Dipnotlar :
Müslim tercümesi : (12) c.1 s. 327/44, (13) c.1 s.327/45, (15) c.1 s. 328/46. (17) c.1 s.328/48
Tirmizi-tercümesi : (7) c.1, s.246/5, (18) c.1, s.38/22
Terğîb ve Terhîb tercümesi : (4) c. 1 s. 246/6, (14) c.1 s. 246/8, (16) c.1 s. 247/9, (19) c.1 s. 244/2, (22) c.1 s. 247/10, (23) c.1 s. 248/11, (24) c.1 s. 247/12, (25) c.1 s. 247/13, (26) c.1 s. 250/16,
Ramuz el-Ehadis : (1) s. 214/10, (2) s. 214/7, (3) s. 325/1, (5) s. 214/8, (8) s. 214/9, (9) s.548/2, (10) s. 548/3, (11) s. 554/14, (20) s.3/4, (21) s.116/ 8, (27) s. 190/1,
İhya : (6) c.1 s.354
Aug. 25
mehmetwrote:
süper yiyeceğine sofranızda yer vererek hayatınıza yıllar ekleyebilirsiniz
Kategori: yemek


1 Baklagiller: Fasulye, nohut, mercimek
Kalp hastalıklarına, dolaşım bozukluklarına, bağırsak kanserine çok iyi gelir. Aynı zamanda sağlıklı kilo vermek için uzmanlar baklagilleri şart koşuyor. Günde bir fincan vücut için yeterli olacaktır. Salataların içine katarak değişiklik yaratabilirsiniz.

2 Sarmısak ve Soğan
Kanı temizleyerek kalp hastalığı riskini azaltma özelliğine sahiptir. Ayrıca her ikisinin de kolesterol düşürücü etkisi var. Haftada 3-4 tane tüketilebilir.

3 Keten tohumu
Zengin omega 3 yağı sayesinde kanserden ve kalp hastalığından korur. Özellikle balıktan hoşlanmayanların, bu eksikliği keten tohumuyla gidermeleri mümkün. Günde 1 çay kaşığı yeterli.

4 Bunalımdaysanız çikolata yiyin

5 Siyah çikolata
Antioksidanlar dışında içerdiği demir, magnezyum ve B vitaminleriyle strese iyi geliyor. Depresyonu durdurmada yardımcı oluyor. Kan basıncını düşürme özelliğine de sahip. Günde 50 gram siyah çikolata yeterli oluyor.

6 Nar
Kanserden korumada yeşil çay ve üzüm suyundan daha da etkili. Ayrıca kalp hastalıklarına iyi geliyor. Günde 2 nar veya 250 mililitre nar suyu yeterli.

7 Kırmızı lahana
Sülfür bakımından zengin olan kırmızı lahana, problemli ciltlere ve solunum hastalığı olanlara çok yararlı. Yüksek demir içerir. Ayrıca kansere karşı koruma özelliği var. Günde bir tabak lahana yeterli gelecektir.

8 Ceviz
İçerdiği yüksek oranda omega 3 yağı ile ceviz; kalp hastalıklarını önler ve hafızayı güçlendirir. Günde bir avuç ceviz sağlıklı hayat için yeterli.

9 Zencefil
Kan dolaşımını hızlandırarak varislere iyi gelir. Eklem problemlerini aza indirmeye yardımcı olur. Her gün kökünden bir miktar yemek yeterli olacaktır.

10 Limon
Kansere ve solunum hastalıklarına karşı mücadelede bünyeyi güçlendiriyor. Uzmanlar, haftada üç ya da dört bardak içmeyi tavsiye ediyor. En iyisi ise her gün içmek.
Aug. 20